21 Ekim 2017 Cumartesi, 06:20

 1-Murat TAŞKIN (BİZDEN SÖYLEMESİ)

Yaşadığımız iki olay…

545

-Yaşlıca diyebileceğimiz ve tahminen bir emekli…
Porsuk sahil yolu üzerinde köpeğini gezdiriyor.
O sırada kaldırımda oturmuş kızlı erkekli bir üniversiteli grup var.
“Grup” dediğimiz 2’si kız, 3’ü erkek 5 kişi.
Kızların saçları rengârenk boyalı… Burunları ve kulaklarında aksesuarlar.
Erkekler uzun saçlı ve üçü de sakallı.
Bildiğiniz şamata yapıyorlar.
O sırada yaşlıca diyebileceğimiz ve emekli sandığımız adamın elindeki köpek çocukların yanına gidiyor.
Gençler başlıyorlar köpeği sevmeye.
Köpek de ilgiden son derece memnun, şımardıkça şımarıyor…
Aralarından biri yaşlıca adama soruyor:
-“Ağabey. Arkadaşımızın adı ne?”
Adam bir anda şaşırıyor.
Önce köpeğinin adını söylüyor.
Ardından…
-“Kusura bakmayın çocuklar. Bu güne kadar köpeğimi “Arkadaş” diye tarif eden hiç olmadı. O benim hayat arkadaşım aslında. Sizin bunu bu şekilde sormanız beni çok etkiledi. Sizler çok iyi insanlarsınız,” diyor.
Hafifçe gözleri yaşarıyor ve “hoşça kalın” diyerek, arkadaşı ile birlikte ayrılıyor oradan.
HHH
Yer Espark civarı.
Genellikle Üniversite öğrencilerinin karınlarını doyurdukları bir lokantanın tam da önü…
Dört tane Üniversite öğrencisi…
İkisi kız, ikisi erkek.
Bir tanesi “çorba içelim. Bol ekmek de yeriz. Karnımız doyar” diye bir teklifte bulunuyor.
Diğeri…
-“birer tane lahmacun yiyelim. Çok canım istedi lan!” diyor.
O sırada orada bekleyen iyi giyimli, orta yaşlı biri konuşmaya şahit oluyor.
-“Çocuklar. Sizin geçtiğiniz yollardan biz de geçtik. Sizin yaşadığınız şartları biz de yaşadık. Şimdi benim de sizin yaşınıza yakın çocuklarım var. Ben size yemek ısmarlamak istiyorum. Yanlış anlamayın sakın. Öyle çorba, tek lahmacun falan da değil. Karnınızı iyice bir doyurun isterim. Bu beni çok sevindirecek” diyor.
Çocuklar kabul etmek istemiyor başta.
Israr üzerine “Peki” diyorlar.
Adam belli ki lokanta tarafından tanınan birisi…
Kasada bulunan kişiye el işareti yapıp “Bunlar benim misafirim” deyip gidiyor.
Çocuklar oturuyor masaya.
Garson gelip soruyor “ne alırsınız?” diye.
Çocuklardan 3’ü “Sadece çorba” diyor.
Biri ise “tek lahmacun”
Garson “Hesabınız ödendi. İstediğinizi yiyebilirsiniz” dese de, çocuklar:
-“Biz bunlarla doyarız. Eğer bizden sonra gelecek olan öğrenciler olursa ve paraları çıkışmazsa onlara ikram edersiniz” diyorlar.
Eskişehir sokaklarında iki gün arayla karşılaştığımız iki olay bu.
Bizi de son derece etkileyen iki olay.
Dahası…
Ülke gençliğinin ilerisi için ne denli umut olduğunu damarlarımıza kadar hissettiren olaylar.
Diyeceğimiz o ki…
Sakın ha o gördüğünüz üniversite öğrencilerini, üstlerine başlarına bakarak, saçına sakalına, küpesine ve dövmesine bakarak yargılamaya kalkmayın.
Çünkü onların tamamı saf, pırıl pırıl birer kalp taşıyor.
Onlar, tüm iyi niyetleri ile aslında her birimize almamız gereken dersler veriyor.
Aslında…
Onlar cehalet ve yozlaşmanın engeli olacaklarını bize her daim gösteriyor…


.....


Gelebileceklerin
en iyisi geldi…


-“Eskişehirspor’da öyle bir kadro var ki, süper ligde oynasa dahi başarılı olur”
Bunu biz demiyoruz.
Bu işi bilenler söylüyor…
Hatta…
Yapılacak bir-iki takviye ile Eskişehirspor’un Süper ligde ilk 5’e oynayacağını söyleyenler dahi var.
Bu tespit şunu gösteriyor:
-Bu takım hiçbir taktik verilmeden sahaya çıksa, tüm maçlarını kazanır…
-Bu takımda oynayan futbolculara “Oğlum gidin 8 gün dinlenin, hafta sonu gelip maça çıkın” denilse, kaybedeceği maç olmaz.
-Bu takım, başında futbolcuların saygı duyacağı bir isim olsa, taktik falan da vermese bile direk şampiyonluğa oynar.
İşte böylesine tespitlerin yapıldığı, diğer takımlardan açık ara önde olması gereken takım Alpay’ın yönetiminde istenilen başarıyı sağlayamadı.
Doğrusunu söylemek gerekirse…
Giden Alpay’ın yerine, vasat ama futbolcuların saygı duyacağı bir teknik adam gelmesi halinde bile bu takımın daha iyi olabileceğini düşünüyorduk.
Gele gele “futbol” denildiğinde ismi sayılacak 3-4 kişiden biri olan Mustafa Denizli geldi.
İsmi bile karşı takımların maça 1-0 yenik başlayacağı bir teknik direktör geldi Eskişehirspor’un başına…
Ne yalan söyleyelim…
Gelebileceklerin en iyisi geldi.


.....


Dediğimiz, dediğimiz gün çıktı iyi mi?


Referanduma yönelik:
-“şu sıralar kamuoyuna açık yapılan beyanatlardan tutun da sosyal medya üzerindeki yorumlara kadar, farklı düşünenler hakkında aşağılamalar, tehditler, tahrikler adeta havalarda uçuşuyor.
Şu bir gerçek ki, bunları yapanların, bu yaptıklarıyla, savundukları fikre bir gram dahi katkıları olmuyor.
Aksine…
Sergiledikleri tavır ile kendi savunduğu fikre verebilecekleri en büyük zararı veriyorlar.

O yüzden…
Yaklaşık 2 ay sürecek olan bir referandum süreci yaşayacağız.
Bu süreç içinde hangi taraf tehdidi, tahrik’i, aşağılamayı, itham ve iftirayı ne kadar çok kullanırsa, karşısında olduğu fikre o denli hizmet etmiş olacak.
Bu tespit kişiler için de, partiler için de geçerli…” tespitinde bulunmuştuk.
AK Partili bir il başkan yardımcısı tam da bizim işaret ettiğimiz gibi çıkıp:
-“Referandumda Evet oyu yüzde 50’nin üzerinde çıkmazsa iç savaşa hazır olun” diye bir açıklama yaptı.
Yüz tane hayır’cı bir araya gelse bu sivri zekâlı kadar “Hayır” oyuna hizmet edemezdi.
Dün öğrendik ki o lafları eden parti yöneticisinin istifası istenmiş.
Bu son derece doğru bir talep…
Ama eksik…
Hani “yetmez ama evet” deniyordu ya, bu iç savaş lafları eden kişi hakkında da geçerli.
Zira…
Bu çağrıyı yapan insanın mutlaka yargılanması ve ceza alması gerekiyor.
Çünkü…
Biri aynı lafları “Hayır” adına etmiş olsaydı, şimdi demir parmaklıklar altındaydı.
Hem de…
Ülkeyi kan ve nefret duygularıyla bölmeye kalkmak suçundan…

  • Diğer Yazıları

 

 Yazarlar