23 Ocak 2017 Pazartesi, 11:26

 7--İbrahim ŞAVK (CUMADAN CUMAYA)

Millet bozulursa...

196

Tarihte zalimliği, gaddarlığı ile ün yapmış Moğol hükümdarı Hülagu 1258 senesinde Bağdat’ı alıp, yakıp yıkmak için şehri kuşatır. Şehrin yakınına karargahını kurar. Haber gönderip müslümanların en büyük alimi ile görüşmek istediğini bildirir.
Haber şehre geldiğinde kimse görüşmek istemez. Çünkü gidipte gelmemek, kelleyi kaptırmak vardı işin içinde. Bu haber, zamanın genç alimlerinden “Kadıhan’a” ulaştığında “Ben gidip görüşürüm” der. Bir kurban bulundu diye herkes rahatlar.
Kadıhan henüz yirmi yaşlarında. Doğru dürüst tüyü, saçı sakalı bile yok. Boylu postlu da değil; ufak-tefek, zayıf ve naif bir cüsseye sahip. Görüşmeye giderken yanına bir deve, bir keçi, bir de horoz verilmesini ister. Kimse bundan bir şey anlamaz, fakat gidip görüşsün diye hemen istediklerini tedarik edilip verilir.
Kadıhan beraberindeki üç hayvanla beraber Hülagu’nun çadırına vardığında hayvanları çadırın dışında bırakıp içeri girer. Kendisini takdim ederler. İstediğiniz müslüman alim bu, sizinle görüşmeye geldi derler.
Hülagu, şöyle bir bakar, beklediği bir tip olmadığı için çok şaşırır. Bu şaşkınlığını da ifade etmekten geri kalmaz. “Gönderecek senden başka kimse bulamadılar mı, sen mi benimle görüşeceksin” diye sorar. Kadıhan hazretleri, böyle bir tepkiyle karşılaşacağını bildiği için hazırlıklı gelmişti zaten.
Hulagu’nun sorusunu şöyle cevaplandırır: “Sen görüşmek için iri yarı boylu, postlu birini istiyorsan, dışarıda duruyor, devemi getirdim, onunla görüşebilirsin. Yok, yaşlı-başlı, sakallı biri ile görüşmek istiyorsan dışarıda duruyor, bir keçi getirdim, onunla görüşebilirsin. Yok, sesi gür biri ile görüşmek istiyorsan, horoz da getirdim onunla görüşebilirsin.”
Hülagu, karşısındakinin sıradan biri olmadığını, görünüşe bakıp karar vermenin yanlış olacağını anlar: “Sen görüldüğü gibi birine benzemiyorsun, otur bakalım,” deyip yer gösterir. Hemen arkasından ilk sorusunu sorar:
“Ben buraya niçin geldim, beni buraya getiren sebep nedir?” Kadıhan bu soruya şöyle cevap verir: “Seni buraya biz getirdik. Bizim amellerimiz getirdi. Nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki mal-mülk peşine düştük, zevke sefaya daldık. Cenab-ı Hak da verdiği bu nimeti almak üzere seni gönderdi. “İkinci sorusunu sordu: “peki ben ne zaman geri dönerim? deyince, Kadıhan: o da yine bize bağlı, benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, nimetin kadrini-kıymetini bilir, zevk-ü safadan, israftan, zulümden birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen geri dönersin!” dedi.
Evet, “Bir millet kendisini değiştirmedikçe Allah, onların durumunu değiştirmez.”
Hükümranlıkları dillere destanken tarih rüzgarı önünde silinip süpürülen, asırlarca hakimiyeti sürerken bugün mahkum olan milletlerin ağıtlarından ibret alınmadıkça bu ilahi yasanın dağarcığında harakiri yapan toplumlar hep olacaktır.
Olacaktır, çünkü yapılanların cezası mutlaka çekilecek ve görülecektir. nitekim Hz. Allah buyuruyor ki; “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şura Suresi, Ayet: 30, Sh: 485)
Keşke Rabbimin şu hayat-memat anlamındaki manifesto maddesi emri, nefsimizin meş’alesi olsaydı: “Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi arttırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim Suresi Ayet: 7. Sh: 255)
Şurası bir gerçek ki, insanlar, Allah’a isyan edip, hallerinde bozulmalar meydana gelmedikçe Allahüzülcelal, durumlarını değiştirerek içinde bulundukları nimetleri ellerinden almaz. Allah cezada acele etmez. Mühlet verir ama ihmal etmez, hak edenlere cezasını verir. Kur’an ifadesiyle “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”
Rasülüllah Efendimiz bu konuda ashabını aydınlatırken, eshabdan biri sordu: “İçimizde salih kimseler bulunduğu halde de helak olur muyuz Ya Nebiyyallah Efendimiz “Fısk-ı fücür, yani kötülük ve haramların işlenmesi çoğaldıysa da evet” diye cevap verdiler. Hz. Mevlamız şöyle buyurur: “Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah azabı çetin olandır.”
Bir millet, ya bizzat kendisi bozulur veya idarecileri onları değiştirin ya da herhangi bir sebepten biri veya birileri bozulmaya yüz tutarsa Allah’ın kararını beklemeye hazır olun.... Rabbim kusurlarımızı bağışlasın. (Amin)
Hoşçakalınız

  • Diğer Yazıları

 

 Yazarlar