4 Nisan 2020 Cumartesi 690 Okunma

Sorunsuz Yaşam Mümkün mü?


 


Yaşamımızda iyilikler, olumluluklar ve mutluluklar var; ama sorunlar da var. Her zaman sorunlar ve çözümlerle iç içe birlikte yaşıyoruz. Kahretmenin veya boş vermenin âlemi yok! Yaşamın insanca bir tadı olmasında hiç kuşkusuz sorunların da yeri var. Sorunlar olmasa, belki de mutlu anlarımızın keyfine varmak da mümkün olmaz. Siyahı ve beyazı, birbirinden dolayı fark etmiyor muyuz? Kesin olan şu ki; çoğu zaman ana nokta, sorunun kendisinde değil; bizim ona bakış açımızdadır.


 


Bazı insanlar, kendilerini ‘talihsiz, şansız, bahtsız’ bulurlar. Sorunların sel gibi üzerlerine geldiğinden şikâyet ederler. Gerçekte hepimizin sıkıntıları olabileceğini, ama bunları algılama, yönetme ve çözme yöntemlerimizin farklı olduğunu kavramak istemezler. Hatta pek çok kişide sorunlardan şikâyet etmek, bir haz duygusu haline gelmiştir. Sorunlarını anlatıp dertlenerek ve şikâyet ederek mutlu olduklarını bile söyleyebiliriz.


 


Sorunlarından şikâyetçi olan tanıdıklarıma şöyle diyorum: “Ya problemini anlayıp çözmek için gayret et, ya da boş yere şikâyet edip sızlanmayı bırak!” Biliyorum ki; sorunu çözmeyi denemek yerine ondan sürekli şikâyet edip abartmak, sadece negatif enerji üretilmesine yarar. Bir süre sonra sorun, kişinin gözünde öylesine büyür ki, o noktadan sonra çözmek veya yönetmek için yeterli gücü kendisinde bulamaz.


 


İnsanın sorunlarıyla baş edebilmesi için öncelikle sorun kavramı üzerinde bilgi sahibi olmasında yarar var. Sorun, ilk bakışta can sıkıcı bir durum olarak gözükür. Gerçekte bir sorun, bir durumdan tercih ettiğimiz bir başka duruma geçerken önümüze çıkan engeller veya zorluklar olarak tanımlanabilir.


 


Sorun karşımıza iki farklı biçimde çıkar. Birincisi; mevcut durumun istediğimiz gibi olmamasıdır. Örneğin yeterli miktarda maddî kaynağa sahip olmamak böyle bir sorundur. Umulan bir şeyin gerçekleşmemesi ya da istenmeyen bir durumun oluşmaması yine bu gruba girer. Sahip olduğumuz bir değerli unsuru kaybetmeyi de bu grupta sayabiliriz. İşimizi yitirmeyi veya sağlığımızın kötüleşmesini bu duruma örnekler olarak verebiliriz.


 


İkinci sorun türü, daha iyi olabileceği halde ol(a)mayan konulardan kaynaklanır. İstenen hedefe ulaşamamak veya ulaşmak için yeni yolların denenmesi gereken durumlar, bu sorun grubunda yer alır. Başarılı olmak için çok sıkı çalışma ihtiyacını da bu grupta örnekleyebiliriz.


 


Bir sorunu çözmek için önce onu fark etmek gerekir. Dolayısıyla sorunun çözümünde mevcut durumun iyi tanımlanması, olması gereken durumun doğru tespit edilmesi ve hedefin netleştirilmesi önemlidir. Genel olarak sorunu doğru çözümlemekte sıkıntılarımız olur. İkincil seviyedeki sorunları (görünür sorunları), kaynak sorun ile karıştırırız. Ana sorunu çözerek hedefe kolayca uğraşmak yerine, ana sorunun yarattığı ikincil sorunlara takılıp kalırız. Önemli bir özdeyiş şöyle der: “Nereye gideceğinizi bilmiyorsan, bütün yollar oraya gider.” Sorunun ne olduğundan emin değilseniz, gereksiz veya yanlış adımlar atarak yeni sorunlar üretmeniz şiddetle muhtemeldir.


 


Sorunun analiz edilmesi sürecini muhtemel çözümlerin neler olabileceği konusunda yapılacak düşünce süreci izlemelidir. Sorunun çözüm yolu, bir sır olmamalı; öngörülen çözümler arasından birisi olarak gerçekleşmelidir. Bu nedenle akılcı bir kişi veya kuruluş, çözümün sonunda elde edilecek sonuç konusunda daha baştan bilgilidir.


 


Düşük kültür toplumları, genelde sorunlar karşısında kafalarını kuma gömmeyi –kahretmeyi, boş vermeyi, kayıtsız kalmayı, görmezden gelmeyi– tercih ederler. Bir toplumun problem çözme performansı ise onun gelişkinliği ve sosyal sermayesi konusunda önemli veriler içerir. Sorunlar karşısında azimli, gayretli, ısrarlı, akılcı ve yaratıcı olabilen toplumlar her alanda yükselebiliyorlar.