7 Nisan 2020 Salı 398 Okunma

Yaşam Çevresi ve Zemini Yitirme İhtimali


 


Zaman tuhaf bir olgu… Onunla ilgili algımız da tuhaf… Hiçbir şeye kabahat bulamazsak zamandan şikâyet ederiz. İşler yolunda gitmediğinde zamanın ruhunu yakalayamadığımızdan dem vururuz. Sanki zamanın bizden haberi varmış gibi ona övgüler düzdüğümüz ya da ağıtlar yaktığımız pek çok olur. Ama doğru olan şu ki; zaman dediğimiz akışı anlamlandıran bir tarzımız var. O akıyor, biz ona anlamlar yüklüyoruz. Başlangıçlarla, sonlarla, yıl sonuyla, yılbaşıyla, kutlama törenleriyle, doğum ve ölüm günleriyle…


 


Zaman hakkında özetlediğim algı modeli aklınızda olsun. Adeta bazı dönemlerde zaman, belli bir doğrultuda ağır tempoda akan su gibidir. Zamanın akışı durmasa bile bize duraksıyor ya da donuyor gibi geldiği ortamlar olur. Kimi öyle zamanlar yaşarız ki; o durdurulamayan akış, kıvrımlar ve menderesler yapan bir akarsuya benzer.


 


Bir akarsuyun eski yatağından vazgeçip yenisine yönlendiğine benzer bir yön değiştirme, 20’nci yüzyılın son çeyreğinde oluşmaya başladı. Bugünü dün gibi görenler, değişimin farkına varmamakta ısrar etseler de; gerek söylem gerekse fiili içerik olarak yeni bir çağda yaşadığımız ayan beyan ortada duruyor. Bazı bileşenleri 1900’li yılların ortasından sonra, diğerleri ise daha yakın zamanlarda oluşan yeni bir akış; giderek toplumları, kuruluşları ve kişileri etkisi altına alıyor.


 


Son 50 yılın büyük değişimlerinden birisi çevrenin ve doğal yaşamın korunması konusunda gerçekleşti. İnsan yaşamının odaklaştırılmasından doğal yaşam çevresinin bir bütün olarak korunması ve geliştirilmesi fikrine ulaşmakta hayli zorlandık. 1970’lerden sonraki yıllar, Dünya’yı ve canlı yaşamını yok etmekte olduğumuz konusunda daha ikna edici oldu. Çevre koruma fikri ile başlayan süreç, canlı yaşamın ve dünya kaynaklarının sürdürülebilirliğinin sağlanması şeklinde devam etti. Sonuçta; doğanın ve çevrenin korunmasından herkesin, her türden kuruluşun sorumlu olduğunu ifade eden bir eko-yaşam odaklı bilinç noktasına geldik. (Geldik mi?) Bugün siyasetçiler, şirketler ve devletler, ekolojik bir bilincin varlığı ve meşruiyetine dair söylemlerde bulunuyorlarsa, bunda genel anlamda doğal yaşam eksenli sivil toplum hareketlerinin ciddi katkıları var.


 


Gönüllü Sadelik veya Slow Food gibi hareketlerin temelinde dünyayı ve doğal yaşam çevresini yok ediyor olduğumuz fikri var. Özellikle Sanayi Toplumu dönemi ile birlikte bir tüketim ve buna bağlı üretim çılgınlığı başladı. Yumurta – tavuk ikilemine benzer biçimde üretim ve tüketim, biteviye birbirini iştahlandırdı. Üretim tüketimi, tüketimi üretimi dışa açılan bir sarmal gibi körükledi.


 


1970’li yıllardan sonra teknolojik gelişmelerle birlikte üretimin önünün açılması (üretimin teknolojik engellerinin aşılması), bundan sonraki dönemi Aşırı Tüketim Çağı olarak isimlendirebileceğimiz bir şekle dönüştürdü. Bundan; gıdadan giyime, kozmetikten ev eşyasına kadar her sınaî ürün kendi payını fazlasıyla aldı. Ama doğal olandan ayrılıp yapay olanla yaşamaya devam etmenin, zamanla başta insan olmak üzere doğal yaşamı olumsuz etkilediğini fark ettik. Toplum olarak tüketimin kalitesi konusunda henüz çok gerilerde olsak da; yaşadığımız bu çağın en önemli farklılıklarından birisi, bilinçli tüketim konusunda oldu. Doğal ürünlere geri dönüş özlemi, bu yeni türden tüketim anlayışını ifade ediyor. Gönüllü Sadelik veya Slow Food gibi hareketlerin (doğrusuyla, eğrisiyle) arka planında bu anlayış var.


 


Dünyada bir eğilim geliştiğinde; bunun etkilerini ekonomiden kültüre, inançtan günlük yaşama kadar her alanda izlemek mümkün oluyor. Bu nedenle örneğin bilinçli tüketim anlayışının bir başka boyutta ifadesi, insanın kendisinin geçmişe göre daha farklı algılanması oluyor. Buna ‘yaşam çevresine ve insana bütünsel yaklaşım’ diyebiliriz. Kimi zaman ‘holistik düşünce’ diye isimlendirilen bu yaklaşım, her şeyin birbiri ile ilintili olduğu tezi üzerinden giderek insanı; bedeni, duygusal ve zihinsel dünyası ve çevresi ile birlikte bir bütün olarak kavramaya çalışıyor.


 


Örneğin spor yapmanın zihin sağlığı ile ilgisi, iyi ve sağlıklı beslenmenin duygusal dünya ile bağlantısı ve ruhsal sorunların aşılmasında kişinin çevresinin dikkate alınması, bu çağın özellikleri olarak tespit ediliyor. Bu açıdan belki de ilk kez insanı karmaşık ama bir bütün olarak ele alınırsa, anlaşılabilir bir canlı olarak inceleme ve araştırma imkânı yakalamış oluyoruz. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi; fizik, kimya, biyoloji veya psikoloji gibi ‘saf bilimler’ yerine çok faktörlü yeni bilim dalları oluşmaya başladı.


 


Kanımca; bu çağın farklılıklarından bir diğeri, doğayı yitirmeye başladığımızın bilincine varmaya eşzamanlı olarak sürdürülebilirlik kavramını öğrenmemizdir. Belki de ilk kez “Benden sonra tufan” anlayışından vazgeçerek gelecek yılların ve kuşakların durumunu dikkate almaya başladık. Aynı nedenle sürdürülebilir ekonomi, sürdürülebilir biyolojik yaşam ve sürdürülebilir dünya kaynakları gibi unsurlardan söz etmeye başladık.


 


Her ne kadar açgözlülük ve hırs nedeniyle istenen ölçüde başarılı olunamasa da; bu süreçte yeni türden bir ahlak anlayışı da oluşuyor. Küreselleşmenin sonuçlarından birisi olarak ‘küresel etik’ olgusundan söz edebileceğimiz bir noktaya geldik. Bu nedenle Birleşmiş Milletler gibi kuruluşlar bugünün sorunları için yeterli olmuyor. Bu çağ, etik konusunda olduğu gibi dünya barışı alanında da yeni anlayış ve örgütlenmeleri zorunlu kılıyor. Özetle; fark eden için dünya hızla değişmeye devam ediyor. Bazıları, gözlerini kapatarak eskide yaşamayı deniyorlar. Eğer geride isen ve gözlerini kapatarak seni selamete götürecek bir kurtarıcıdan veya kahramandan medet bekliyorsan, muhtemelen kısa bir süre sonra ayağını bastığını zemini de kaybedeceksin.