17 Ekim 2020 Cumartesi 443 Okunma

Öldürme Hakkı

Ölüm, yaygın medya gündemi sayesinde adeta ‘sıradanlaştı’. Bu konuda düşünmeye çalışırken, önce zihnimde “öldürme sendromu” ifadesi belirdi. Bilirsiniz; sendrom, bir hastalığın tüm belirtileri demektir. Biraz daha teknik bir dille tanımlarsam; sendrom, özel bir bozukluğu belirleyen, tümü bir arada görülen ve teşhis konmasını kolaylaştıran bulgu ve belirtilerin tümü anlamına gelir. Bu, bir sendrom olmalı dedim kendi kendime. Toplumda yerleşmiş olan öldürme hastalığının belirtileri bunlar.


 


Neredeyse periyodik hale gelen töre cinayetleri, kredi kartı borcu nedeniyle intiharlar, namus nedeniyle işlenmiş cinayetler ve sayısız diğer örnekler… Tüm bunlar, toplumda bozulan ruh halinin yansıları olmalı diye geçirdim içimden.


 


Sonra her zaman yaptığım gibi “Acaba?” diye sordum. Aceleci bir yargıda bulunuyor olabilir miydim? Gerçekten bu kadar cinayetin altında bir bozuk ruhlar ordusu mu vardı? Her gün birlikte ya da yakın mekânlarda yaşadığımız bir insanın, bir gün birdenbire bir başka insanı gözünü kırpmadan öldürüvermesinin nedeni bir ruhsal bozukluk olabilir miydi?


 


Evet; gerçekten işin bir psikolojik boyutu olduğuna hiç kuşku yok. Hatta bu katillerden pek çoğunu ruhsal olarak normal insan kabul etmek de mümkün değil. Ama yine de bu cinayetleri (en azından bu cinayetlerden bazılarını) farklılaştıran bir yan var. Yaşı, cinsiyeti, etnik ve kültürel kökeni, inancı farklılık gösteren bu canilerin önemli bir bölümü, yaptıkları işi (yani bir başkasını öldürmeyi) bir hak olarak görüyorlar. Malum cinayetle öldürme hakkını kullandıklarını düşünüyorlar.


 


Öldürme hakkı, bir tür “onaylanmayanın yok edilmesi” hakkı olarak algılanıyor. Bu fikre göre; öldürenin (ve onun camiasının) standartlarına uymayan, yok edilmelidir; eğer yok etmek yolu öldürmekse kaçınılmaz biçimde öldürülmelidir. “Benden olmayan (daha doğrusu, benim gibi düşünüp yaşamayan) düşmanımdır” algısı bu.


 


Töre cinayetlerini hatırlayınız. Örneğin kadınlı – erkekli aile meclisi, tecavüze uğrayan bir genç kızın öldürülmesine karar veriyor. Meclisteki herkes, bir başkasını öldürme hakkını karar veya eylem olarak kendinde bulabiliyor. Ardından cinayet görevi, ailenin uygun bulunan bir bireyine veriliyor. O da uygun bulunan cinayet yöntemiyle aslında mağdur olan maktuleyi öldürüyor. Kılı bile kıpırdamıyor, çünkü o da kendisinin öldürme hakkını kullandığından son derece emin.


 


Kocasının kendisini bir başkası ile aldattığını düşünen kadın veya karısını sevgilisiyle yakaladığını düşünen koca, adalete başvurmayı düşünmeden önce adeta ‘doğal hukukun’ bir parçası kabul ettiği öldürme hakkını kullanmaya yöneliyor. Katilin yakalanması sonrasında “Pişman değilim; namusumu temizledim” şeklindeki sözleri, bir hakkın kullanıldığının ifadesinden başka nedir ki!


 


Kimisi öldürme hakkını ‘Cennet’i garantilemek’ için, kimisi ise millî duygularla milletin bekasını sağlamak için kullanıyor. Ayıbından veya borcundan dolayı ‘milletin içine çıkamayacağını’ düşünen bazıları ise bu haktan, kendilerini öldürmek (yani intihar etmek için) yararlanıyor.


 


Her nasıl yapacaksak; ilk elde öldürmenin bir hak değil, cinayet olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Sokak hayvanlarını itlaf etmekten, farklı bir görüşe sahip olanı öldürmeye; töre cinayetinden intihara kadar öldürmenin her türlüsünün (hangi âleme inanıyorsanız onda) ağır cezaya tekabül eden bir suç olduğunu öğrenmek zorundayız.