13 Haziran 2019 Perşembe 478 Okunma

Gerçeğin peşinde ödenen bedel!

Ortaçağ Avrupa’sında üç kişi giyotinle idama mahkûm olur.


Bu mahkûmlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçidir…


İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Papazın başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar:


– Son sözün nedir?


Der ki:


– Ben Tanrı’ya inanıyorum, O beni kurtaracaktır. Tanrım… Tanrım… Tanrım…


Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:


– Onu serbest bırakın; Tanrı sözünü söylemiş ve onu korumuştur.


Böylece papaz idam edilmekten kurtulur…


Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar:


– Demek istediğin en son söz nedir?


Hakim der ki:


– Ben papaz gibi Tanrı’ya inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum. Adalet… Adalet… Adalet…


Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim kala durur…


Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar:


– Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın.


Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur…


Sıra fizikçiye gelir. Ona da


– Son sözünü söyle, derler


Fizikçi:


– Ben ne Tanrıya inanan bir papazım, ne de adalete güvenen bir hâkim… Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm giyotinin tam inmesine engel oluyor.


Görevliler giyotini kontrol edince gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar bırakırlar. Hızla inen giyotin fizikçinin başını bedeninden ayırır…


Toplumdaki “düğümler” ve sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin de acı sonuçları olabilir!...


Tıpkı bu hikayedeki gibi…


Gerçeğe talip olanlar, bedel ödemeyi de göze alanlardır…


xxx


 


Şu an ekonomiden eğitime, adaletten çalışma hayatına kadar yaşanan bir sürü olumsuzluk var.


Yaşanan olumsuzlukların herkes farkında ama çıkıp bu olumsuzlukları söylemek hiç kimsenin işine gelmiyor.


Milyonlarca sosyal medya kullanıcısı bile kendi sayfaları üzerinden herhangi bir konuda eleştiri yapmaktan imtina ediyor.


Çünkü toplumun büyük bir kesiminde, “gerçekleri dile getirmem halinde bir bedel öderim” korkusu var.


İşadamları ekonomiden endişe duyuyor ama sonuçta korkuyor, endişelerini söyleyemiyor.


Öğretmenden öğrenciye, memurdan işçiye toplumun her kesimini sarmış vaziyette sözünü ettiğimiz korku.


Büyük bir çoğunluk, yukarıdaki hikayenin tam tersi “Giyotinin altındayken gerçekleri söyleme gibi bir salaklık yapmayayım” diye düşünüyor ve öyle davranıyor.


Küçük bir azınlık ise “Doğruyu mezarda mı söyleyeceğim” düşüncesiyle doğru bildiklerini, endişelerini ve yakınmalarını dile getirme cesaretini gösteriyor.


“Hangisi daha onurlu bir davranış?” diye soracak olursanız, bunun cevabı bedel ödeme korkusuyla susmak ve düşüncelere kilit vurmak kesinlikle olmamalı.


,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


 


Hala Termik diye tutturun bakalım…


 


Her gün güneş ışığı Dünyanın atmosferinden geçerek gezegenimizin yüzeyini ısıtıyor.


Gezegenin yüzeyi ısındıkça ısı meydana getiriyor.


Bu ısının bir kısmı atmosferin içinden geri uzaya yansıyor.


Bununla birlikte yansıtılan ısının tamamı uzaya çıkamıyor. Zira, atmosferdeki gazlar bir sera etkisi oluşturuyor ve sera etkisi  bu ısının bir kısmını emerek uzaya kaçmasına engel olur.


İşte bunun adına küresel ısınma deniliyor.


Küresel ısınma asit yağmurları demek, sel demek, ekonomik dengenin bozulması demek, kısacası dünyanın sıkıntıya düşmesi, yok olmayla karşı karşıya kalması demek.


Bunun ortadan kalkması için öncelikle sera etkisini meydana getiren gazların atmosfere salınmasının önüne geçilmesi gerekiyor.


Sera etkisi doğuran etkenlerin başında ise Kömürlü Termik santraller geliyor.
Hani şu bizim Alpu’ya kurulmasında ısrar edilen santralden bahsediyoruz.


Bakın şu sıralar hiç de mevsime uymayan yağışlara tanık oluyoruz.


Binlerce dekar ekili araziler mahvoluyor bu yağışlarda.


Görülmemiş dolu yağışları maddi zarara yol açıyor, şehirlerde bile yaşam sıkıntıya düşüyor.


Eğer bu termik kurma kafası devam ederse, bizim bu gün yaşadığımız ve son derece ürktüğümüz yağışlar, gelecekte gelip geçen nisan yağmurları gibi kalacak.


Bugün “felaket” dediğimiz yağmurları termik santrallerin de büyük katkılarıyla, adeta mumla arayacağız…


,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


Kalkanlı köyü mahvoldu…


 


Aşırı yağışlar ve bunun oluşturduğu sel Eskişehir kırsalını tam anlamıyla vurdu.


Kalkanlı köyü’nden aradı bir vatandaşımız.


Yağış nedeniyle köyün tam 12 bin dekar arazisinin mahvolduğunu söyledi önce.


Ardından “Çevre köylerle birlikte 20 bin dekarlık ekili arazimiz yok olup gitti” dedi.


Bir tek yetkilinin kapılarını çalmadığından, “durum nedir acaba?”  diye merak dahi etmediğinden yakınıyor.


Hiçbir yetkiliye ulaşamadıklarını, hiçbir haber kanallarının bu durumu kamuoyuna yansıtmadığına bir hayli içerlemiş.


-“NTV’de haberleri izliyoruz. Tokat’ta yağışlar nedeniyle 2 bin dekar arazi yok olmuş, iki gündür onu veriyorlar. Biz burada felaketi tam anlamıyla yaşadık. Bütün emeğimiz zayi oldu. Her birimizin ödemesi gereken bir sürü kredi var. Ürünümüz yok oldu gitti. Biz bu paraları nasıl ödeyeceğiz? Kadınlarımız sabahtan akşama ağlıyor. Biz erkekler ne yapacağımızı bilemez durumda kapı kpı dolaşıyoruz. Kimse sesimizi duymuyor. Kimse “Sizin başınıza ne geldi?” diye sormuyor. Ne olur bizim sesimizi siz bari duyurun” dedi.


Belli ki büyük bir felaket yaşanmış kalkanlı köyünde.


Umarız bu yazı sonrası bir yetkili çıkar da en azından “Ne olmuş” diye bir bakar duruma…


,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


Bir okur göndermiş…


 


 


 


Kral o gün balığa gitmeye karar vermiş... Müneccime havayı sormuş. Müneccim:


 


- Bugün hava bütün gün açık olacak haşmetmaab, diye kısa bir rapor vermiş


 


Kral yanına kraliçeyi de alıp yola çıkmış. Yolda onları gören bir köylü, balığa gittiklerini öğrenince:


 


- Ama bugün yağmur yağacak efendimiz, diye kralı uyarmış


 


Kral inanmamış tabii. Yola devam etmiş. Ama köylünün söylediği gibi... Dere kenarına gelip oltayı atmadan şiddetli bir yağmura yakalanmış. Kral müneccimi kovmuş. Yolda gördüğü köylüyü çağırmış:


 


- Nereden bildin yağmur yağacağını...


 


- Benim eşeğin kulakları aşağı düştü mü yağmur yağar efendim, demiş köylü, oradan anladım.


 


Kral eşeği tam maaşla kadroya almış.


 


Eşekler o gün bugün saraylarda hep iyi yerler bulmuşlar.


 


,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,


Biraz da gülmek lazım



Bir davada tanıklık etmesi için kürsüye yaşlı bir teyzeyi çagırırlar Kadın yerine oturur ve davalının avukatı kadına yaklaşır
Ayşe Hanım
Beni tanıyor musunuz?
Yaşlı teyze cevap verir
-Ah evet Avukat Bey sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum
Siz taa o zamanlar bile aileniz için tam bir baş belasıydınız
Sürekli yalan söylüyorsunuz, karınızı komşunuzla aldatıyorsunuz, en yakınım dediğiniz insanların arkasından konuşuyorsunuz, 2 lira fazla kazanmak için herkesi satarsınız

Davalının avukatı başta olmak üzere bütün salon şok olur
Adam ne yapacağını bilemez bir halde kadına tekrar sorar

Peki Ayşe Hanım, ya karşı tarafın avukatını tanıyor musunuz?
Kadın yine cevaplar

-Elbette tanıyorum
Çocukluğunda ona dadılık yapmıştım
Tembel, ödlek ve alkolik adamın tekidir
Etrafında bir tek dostu yoktur ve herkes onun hala geceleri altına kaçırdığını söylüyor
Yine herkes şokta
Bütün salonu bir uğultu kaplar
Hakim kürsüye tak tak tak vurup herkesi susturur ve her iki tarafın
avukatını da kürsüye çağırır ve ikisine de eğilmelerini söyleyerek
kulaklarına şunu fısıldar

Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız ikinizi de harcarım der…