19 Ağustos 2019 Pazartesi 386 Okunma

En vahimi ne biliyor musunuz?

Ülkenin geldiği en vahim durum aslında ne ekonomi, ne eğitim, ne de bir başka olumsuzluk.
Bana göre, bugün için yaşadığımız en büyük sorun ve sıkıntı: kimsenin doğrunun ne olduğuyla ilgilenmiyor hale gelmesi.
Öyle bir hale getirildi ki toplum, insanlar doğru’nun içinde yanlış, yanlış’ın içinde doğru aramaya başladı.
Taraf olduğu adamın eksik ve yanlışlarını görmezden gelip, karşı tarafa saldırıyı marifet bilmeye başladı pek çok insan.
Kendi zekâsını kullanmak yerine, başkalarının aklı üzerinden militanlığı adeta alışkanlık haline getirdi.
Ne yazık ki bu söylediğimizi, kendisini “muhafazakâr” olarak tanımlayan kesimde daha fazla görüyoruz.
Bunun en bariz örneği, belediyelerde yapılan usulsüzlükler sonrasında oluşan tepkiden de rahatlıkla anlaşılıyor.
Örneğin, herhangi bir belediyede usulsüzlük olduğunda, seküler olan kesim “Bunlar bizimle aynı partiden ve aynı görüşü taşıyor.” Demeden, usulsüzlük yapan siyasetçinin üzerine gidebiliyor.
Hatta…
Usulsüzlük yapan siyasetçiye verdikleri tepki ile geri adım dahi attırabiliyor.

Ancak…
Muhafazakâr kesimde durum böyle değil.
Bu kesim, usulsüzlük yapan kendilerindense, önce bunu gerekçelendirmek için bahaneler üretiliyor, olmadı üzeri örtülmeye çalışılıyor.
Usulsüzlük karşısında daha hassas ve daha kararlı tepki göstermesi gereken kesim nedense bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyor.


.....


Böyle olur Danışıklı
Dövüş Takımının 
toplu sözleşmeleri…


Türkiye’de Toplu İŞ Sözleşmeleri şu şekilde gerçekleşir:
-İşçi ve Memur sendikaları taleplerini hazırlar ve hükümete sunar.
-Hükümet de kendi teklifini sunar.
-İki teklif arasında dağlar kadar fark vardır.
-İşçi ve Memur sendikaları “Hükümetin teklifi açlık teklifidir. Bunu kabul etmemiz mümkün değil” der.
-Hükümet “İşçi ve memur sendikalarının istediği oranı vermemiz mümkün değil. Bu bütçeye şöyle bir yük getirir ki devletin kasasında böyle bir para yok” der.
-Görüşmeler, müzakereler başlar.
-İşçi ve Memur sendikaları, başta istedikleri oranı indirir.
-Hükümet vereceğini açıkladığı oranı biraz yükseltir.
-Böylece yüz binlerce işçi ve memuru ilgilendiren toplu sözleşme görüşmeleri anlaşmayla sonuçlanmış olur.
-İşçi ve memurun hakkını sonuna kadar korumakla görevli sendika genel başkanları, ilk tekliflerinde ısrar etmek ve geri adım atmamak yerine, teklif oranlarını düşürürler. Buna rağmen ortaya çıkıp “Hükümetten bu kadarını kavga ede ede koparttık” diye övünürler. Halbuki işçi ve memur için aldıkları para, istedikleri paranın yarısı dahi değildir. Aynı sendika başkanları toplu sözleşme görüşmeleri bittikten sonra 25-30 bin lira maaş ve lüks makam araçlarıyla sendika başkanlığına devam ederler.
-Hükümet tarafı ise toplu sözleşmede işçi ve memurun istediği oranı vermemiş olmanın büyük gururunu yaşar. İlk verdiği teklifi biraz yükseltmek suretiyle devletin elinden geleni yaptığını, bu artışın bile bütçeye ne kadar büyük bir maliyet getirdiğini ballandıra ballandıra anlatır. Toplu sözleşme görüşmeleri bittikten sonra hükümet tarafında bulunanlar da, devletin sağladığı oldukça yüklü maaşlar ve lüks makam araçlarıyla görevlerini sürdürürler.
Bu arada olan hep işçi ve memura olur…
Kendilerini temsil eden sendika direnememiş, hükümete teslim olmuş ve hak ettikleri ücretin çok altında bir sözleşmeye imza atmıştır.
Kendirlerini temsil eden devlet, hak ettikleri ücretin çok altında ücret vermeyi kar bilmiştir.
Kısacası…
İki taraf, çalışanların aleyhine sonuçlanan bir sözleşme üzerinde resmen anlaşmış ve “Danışıklı Dövüş Takımı” nı oluşturmuşlardır.
Dolayısıyla…
Bu ülkede toplu sözleşmeler her defasında bu şekilde sonuçlanır.
Bir tarafta ezen vardır, diğer tarafta ezilen.
Orada da, ezilenleri temsil etmesi gerekirken, ezme operasyonuna bizzat katkı veren sendika başkanları yer alır…


.....


Şu sıralar kriz var ya…


Şu sıralar gerçekten adı konmamış bir kriz yaşanıyor piyasalarda.
Krizi hissetmeye başlayan herkes, tasarruf adı altında ilk olarak eleman çıkartıyor.
O yüzden, şu sıralar pek çok kişi işten çıkartılmış durumda ve pek çoğu da işten çıkartılma ile karşı karşıya…
Üstelik, işten çıkartılanların önünde yeni bir işe girme imkanı da her geçen gün azalıyor.
Böylesine kötü bir ortamda biraz olsun gülümsemek ne kadar doğru gelir bilemiyoruz ama,her ne kadar aşağıda anlatacağımız fıkra gülümsemeyi gerektirse de, arkasında işinden olan insanların başka bir işte niçin çalışamayacağını da işaret ediyor gibi…
Kriz yüzünden işten çıkarılan bir akademisyen ile bir gazeteci yurt dışına çıkmışlar. Bir süre yiyip-içip eğlenmişler.
Doğal olarak paraları çabucak tükenmiş. İş aramışlar ve bir çitlikte hayvan pisliklerini ahırdan kürekle kazıyıp çöp römorkuna atma işi bulmuşlar. Bir süre çalışmışlar, başarılı olmuşlar, çiftlik kahyası da onları sevmiş ve hallerine acıyarak
"Size daha kolay bir iş vereceğim" diyerek onları yumurta paketleme işinde görevlendirmiş.
"Bunların irilerini ve iyilerini bu taraftaki kutulara, küçük ve kötülerini bu taraftaki kutuya koyacaksınız" demiş.
Fakat bizimkiler çok yavaş çıkmışlar, "Bu iyidir, değildir, küçüktür, büyüktür" tartışmaları ile işleri aksatmışlar.
Onları gözleyen kahya yanlarına gelmiş, "Siz Türkiye’de ne iş yapıyordunuz?" diye sormuş.
Bizimkiler "Gazeteci" ve "Akademisyen" diye cevaplamışlar.
Kahya, "Belli belli, sizin Türk aydını olduğunuz belli" demiş.
"Çok iyi bok atıyorsunuz ama iyi ve kötüyü ayırt etmeyi bir türlü beceremiyorsunuz! .."


.....


Biraz da gülmek lazım


Romantik davranışları, dillere düşmüş aşklarıyla geçmişte ilişkilerinden epey söz ettirmiş nine ile dede, bir gün oturup eski günlerini yad eder. Sohbetin sonralarında iyice coşan nine, sırf nostalji olsun diye:
- Hadi yine o eski günlerde olduğu gibi sinemanın önünde buluşup, felekten bir gün çalalım! Var mısın efendi?!!
Öneriden etkilenen dede:
- Tamam hanım!!! der ve ertesi gün anlaştıkları gibi dede önceden sinemanın önüne gider ve başlar beklemeye… Ancak nine gözükmez. Beklemekten bir süre sonra sıkılan dede, sinirli bir şekilde söylenerek eve gelir. Bakar, hanım evde oturmuş ağlıyor.
- Ya hanım!! Seni o kadar bekledim, niye gelmedin!
İki gözü iki çeşme nine, hıçkıra hıçkıra:
- Annem izin vermediiiii!