8 Kasım 2019 Cuma 945 Okunma

Umarım doğru değildir bu haber…

Müftülük binasını bilmeyen yoktur.
Hani Vilayet, Vali Konağı, İdari yargının olduğu eski Adliye binası ve Reşadiye Camii arasında kalan binadan bahsediyoruz.
Duyumlarımıza göre Müftülük, kendi binasını yıkıp, çevresinde bulunan alanı da kullanarak buraya devasa bir kompleks kurmak itiyormuş.
İçinde kongre salonlarının da yer alacağı büyük bir kompleks.
Her gün yüzlerce insanın gelip gideceği, kalabalık toplantıların yapılacağı yeni ve büyük bir bina…
Duyunca şaşırdık elbette…
-“şimdi bu olacak iş mi?” dedik kendi kendimize.
Merak etmeyin “İsraf haramdır” falan filana girmeyeceğiz konuyu.
Bizim ilgilendiğimiz işin diğer tarafı…
Yani…
Zaten yoğun olan kent merkezinin bu projeyle daha da yoğun hale geleceği endişesi…
Resmi kurumlar, sırf şehir merkezi yoğunluğunun azaltılması için Türkiye’nin her yerinde şehir merkezi dışına taşınırken, Müftülüğün bulunduğu yerde, yani şehrin tam da ortasında böyle bir proje içinde olmasını yanlış bulduk o kadar!
Dahası…
Biraz ilerisinde Kent Meydanı yapılıp, alan binalardan arındırılırken, müftülüğün burada yeni karmaşık bina yapacak olmasının tezat olacağını düşündük.
Umarız doğru değildir bu duyduklarımız…
Umarız, müftülüğün böyle bir düşüncesi yoktur. Varsa da vazgeçer…

Zira…
Aksi takdirde, Vergi Dairesinin, Adliye’nin Emniyet’in bu bölgeden taşınmasının hiçbir anlamı kalmayacak…


.....


Ali gibi cömert ol!


Ali 2001 cc Otomobil almak istedi ve bayiye gitti.
Aracın Türkiye’ye girişi 100 Bin Lira…
Şimdi hesabını yapalım:
Araç: 100.000 lira…
Motorlu Taşıt Vergisi: 7.505 lira…
Katma Değer Vergisi: 46.708 lira…
Özel Tüketim vergisi: 160.000 lira…
Topladığınızda: 314.312 lira ediyor…
Eğer Ali Banka kredisiyle aldıysa bu aracı, 100.000 lira da bankaya ödediğinde oluyor size 414.312 lira…
Sonuç olarak Ali:
1 araba kendine…
2 araba devlete…
1 araba bankaya alıyor…
Ne cömert insan şu Ali!
Not- Paylaşımı internet üzerinde gördük. Gülsek mi ağlasak mı bilemedik!


.....


Düşünce üreteceksin…


Ülkede yaşayan insanlar, herhangi bir düşünce üretmiyor.
Bunun yerine…
Kendilerini yönetmeye talip partilerin ortaya koyduğu düşünceleri desteklemek ya da bu düşüncelere karşı çıkma gibi bir konum üstleniyor her birey.
Halbuki…
İnsanların düşünmesi, bu düşüncelerini yönetenlere dikte ettirmesi ve böylece kendi kendini, yine kendi düşüncesi doğrultusunda yönetmesi gerekiyor.
Bu olmadığı için…
Yani…
İnsanlar herhangi bir düşünce üretmedikleri ya da düşünce üretebilecekleri bir ortam bulamadıkları için, genelde kendilerini yönetenlerin yönetim tarzlarını pek beğenmiyor.
Çoğunluğu ABD de ve Avrupa'da olmak üzere, tamamı sivil inisiyatif, yani bireylerin bir araya gelerek oluşturdukları Think Tank kuruluşları var.
Bu kuruluşlar, siyasetten tutun da, çevreciliğe, Aktivistlere ve hatta strateji belirlemeye kadar pek çok konuda düşünce üreten kuruluşlar.
Bütçeleri hatta binaları var.
Bir araya gelip, düşünce üretiyorlar.
Ürettikleri düşünceleri rapor haline getirip, ülkeyi yönetenlere sunuyorlar.
Ülke yönetimleri, rapor haline getirilen bu düşünceleri ciddiye alıyor.
Uygulanabilir olup olmadığının tahlilini yaptıktan sonra da, ya uygulamaya geçiriyorlar bu düşünceleri, ya da uygulanamaz olduğunun gerekçileriyle birlikte, eksikliklerinin tamamlanması için geri gönderiyorlar.
Öylesine ciddi kurumlar haline gelmişler ki sözünü ettiğimiz bu Think Tank kuruluşları…
Yeni göreve gelen başkanlar bile, ülkeyi yönetecek olan kadroları bu Think Tank kuruluşları içindeki uzmanlardan seçiyorlar.
Sözünü ettiğimiz bu kuruluşların bir amacı da, sayfalar dolusu kâğıtlarla meseleyi ortaya koymak yerine, karmaşık ve can alıcı sorunlara parlak ve pratik çözümler üretmek.
Kısacası.
Sözünü ettiğimiz düşünce kuruluşları son derece etkili.
Yönetmiyorlar ama yönetimde bir hayli etki sahibiler.
Çünkü onların düşüncelerini hayata geçirmek zorunda olduğunu hisseden yönetimlere sahipler.
Bizde ise bu kuruluşların görevlerini aslında Sivil Toplum Örgütleri üstlenmiş durumda.
Bütçeleri yok. Binaları kira. Üyeleri ise pek ilgili değil.
Doru dürüst dününce ürettikleri söylenemez.
Sadece kendi alanlarında olması gerekenleri söylüyorlar.
Çoğu zaman da, tıpkı Eskişehir'de yaşadığımız gibi iş işten geçtikten sonra söylüyorlar söyleyeceklerini.
Bir de işin diğer yönü var.
Yani...
Düşünce üretseler dahi, onları ciddiye alacak, onların düşüncelerini hayata geçirebilecek daha doğrusu onları yönetimin içine katabilecek bir yönetim anlayışı ve tarzı yok ülkede.
Bunlar olmayınca da, bizim ülkemizde sivil otoritenin varlığından söz etmek mümkün olmuyor...


.....


Garabete bak!


Dünyanın en çok çalışan ülkesiyiz…
Bu araştırma rakamlarıyla da sabit.
Ancak…
Çalışabilir nüfusun yarısı çalışmıyor ya da çalışamıyor…
Bu da rakamlarla mevcut…
Diğer taraftan…
Çalışan nüfusumuzun verimli çalışmadığı da aynı araştırma ile ortaya çıkmış durumda…
Sonuç olarak…
En çalışkan milletiz ama nüfusun ancak yarısı çalışıyor ya da çalışabiliyor.
Çalışan yüzde 50’de verimli çalışmıyor…