4 Aralık 2019 Çarşamba 400 Okunma

Hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanamaz…

 


 


 


Okulda çocuklara deprem anında ne yapmaları gerektiği anlatılmış uzun uzun.


Sonra da deprem alarmı verilmiş.


Çocuklar verilen bilgiler ışığında, hemen sınıflarındaki oturdukları sıraların altına girmişler.


Okul yönetimi bu kez, çocuklar teneffüste, yani dışarıda oynarken vermiş aynı deprem alarmını…


Çocuklar ne yapsa iyi…
Koşa koşa sınıflarına gidip, sıraların altına girmişler iyi mi?


xxx


Çocuklara ilkokul’da şöyle bir soru sorulmuş:


-“Fatih sultan Mehmet İstanbul’u hangi köprüden geçerek fethetmiştir”


Şıkları da şu şekilde vermişler:


Boğaziçi Köprüsü, Osmangazi Köprüsü, Galata Köprüsü, Fatih sultan Mehmet Köprüsü…


Çocukların neredeyse tamamına yakını son şıkkı işaretlemiş.


xxx


Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bayan müfettiş, bir okulu teftiş için görevlendirmiş.


Aracıyla okula giderken, arabası yolda hararet yapar.


Oradan geçen bir çocuk yardıma ihtiyacı olup olmadığını sorar.


Müfettiş: Araçlardan anlar mısın?


Çocuk: babam tamirci, ben de bazen ona yardım ederim.


Arabanın kaputunun açılmasından sonra alet çantasını isteyen çocuk birkaç dakika uğraştıktan sonra aracın çalıştırılmasını ister.


Kontak çevrilir, araç çalışır. Müfettiş olan bitenleri dehşetle izler.


Önce çocuğa teşekkür eder müfettiş, ardından bu saatte niçin okulda olmadığını sorar.


Çocuk cevap verir: Bugün müfettiş gelecekmiş. Ben en tembel öğrenci olduğum için bugün okula gelmemem söylendi. O yüzden okulda değilim.


xxx


Yaşanmış bu üç örnek de ülkemizde eğitimin ne denli sıkıntılı olduğunu anlatmaya yetiyor.


Bugün için dünya’nın eğitimdeki en başarılı ülkesi olarak Finlandiya gösteriliyor.


Finlandiya’nın eğitim sistemi incelendiğinde ise ülkemizde kapatılan Köy Enstitülerinin sistemine çok yakın olduğu görülüyor.


Sahiden de, Köy Enstitülerinde yetenekler bugün olduğu gibi görmezden gelinip, bitirilmiyordu.


Aksine…


Köy Enstitülerinde her çocuk ilgi alanı ve yeteneğine değerlendirilip, ona göre eğitim alıyordu.


Öğrencilerin tümüne standart eğitim kesinlikle verilmiyor, tıpkı Finlandiya’da olduğu gibi, ilgi alanları ön planda tutuluyordu.


Her bir Köy Enstitüsü’nün duvarında yer alan yazı ise bunun kanıtıydı.


Söz konusu yazıda ise şöyle deniyordu:


-“Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanamaz”


.....


 


 Herkes her şey oluyor, bir tek işsizin işi olmuyor…


 


-Futboldan zerre kadar anlamayan kişi bu ülkede Kulüp başkanı hatta Futbol Federasyonu başkanı oluyor…


-Siyasetin “S” sinden anlamayan kişi, Parti yöneticisi, parti başkanı ve hatta Milletvekili oluyor…


Sadece bunlar olsa iyi…


-Hayvanat bahçesi müdürü, TÜBİTAK’a yönetici oluyor…


-Öğretmenden Milli Savunma Bakanı oluyor.


Durun daha bitmedi!


 -Kahvehanesi olmayan Kahveciler Odası’na, lokantası olmayan, lokantacılar Odası’na başkan oluyor ülkede…


-Yabancı dil bilmeyen diplomat oluyor.


-Bilgisayarı açmayı bilmeyen Bilişim müdürü, hayatında sinema görmemiş kültür ve sanat yöneticisi oluyor.


Vallahi bu kadarla kalsa iyi…


-Hayatında önünden bile geçmediği Üniversiteye rektör olanlar var mesela


-Gassal hastaneye müdür, Üniversiteye daire başkanı oluyor.


-PTT müdürü Sayıştay üyesi oluyor.


Vallahi bunlara da razıyız ama…


 -Birlerinin bir sözüyle birileri başbakan oluyor, birilerinin bir sözüyle birileri başbakanlıktan oluyor.


Bu ülkede olmayacak hiçbir şey yok anlayacağınız.


Bu ülkede olmayacak şey yok.


Eşin ilginç yanı, olmayacak işler olduğunda çıkıp “Hadi canım! Bu kadar da olmaz” diyen de yok.


Kısacası…


Birileri, başka birilerinin bir şeyler olmasını istiyor, onlar da oluyor.


Bir tek, arkalarında birileri olmayan, okumuş, eğitimini almış, pırıl pırıl genç işsizlerin işi olmuyor bu ülkede…


Üniversite mezunu genç, iş yaşamına başlamadan önce fal baktırmaya gitmiş..


Falcı “On beş sen eziyet çekeceksin çocuğum” demiş.


Ümitlenmiş genç. “Ya sonra? Ya sonra?” diye merak etmiş arkasından ne geleceğini…


“Sonra” demiş falcı “Alışıyorsun”


Velhasıl, bugün yaşanılan vaziyet aynen budur…


.....


 


Delege oldular iyi mi?


 


“Hadi ben çalışayım, delege seçileyim” diyemiyorsun…
Birilerinin seni “delege seçilecekler” listesine alması lazım. Ancak o zaman delege olabiliyorsun.
Zira…
Aynı liste üyelere de veriliyor ve “Bu verdiğimiz insanları delege seçeceksiniz” deniyor.
Birilerinin listeye almasıyla delege oldunuz diyelim…


İl ve İlçe başkanlarının belirleneceği kongrede oy kullanacaksın ya.
Öyle istenilen adama gidip oy veremiyorsun…
Yukarıdan birileri tarafından belirlenmiş, muhtemelen de tek olan isime gidip oy vermek zorundasın.
Öyle, “Ben bu adamı sevmiyorum. Kongreye ne giderim ne de oy kullanırım” falan da deme hakkın yok.
Çünkü…
Sandıkta oy kullanmayanların ismi kabak gibi ortay çıkıyor ve bunun hesabı da “Madem oy kullanmayacaktın niçin delege oldun?” diye soruluyor.
Delegesin delege olmasına ama amiyane tabir ile söylerler ya “Kedi kadar yolun yok” diye. İşte aynı o konumdasın.
Partinin meclis üyelerinin belirlenmesinde kimse sana bir şey sormaz.
Partinin Belediye Başkan adayları belirlenir, senin haberin dahi olmaz.
Partinin Milletvekili listesi yukarıda hazırlanır, senin ruhun duymaz.



Partinin genel başkanı seçilir, sen yine gidip, istemesen de, sevmesen de, onaylamasan da oy vermek zorunda kalırsın…
Sonuç olarak…
Adın delege olur ama partinin en etkisiz elemanı olmuşsundur artık.


CHP’de delege seçimleri tamamlandı.
Önceki gün AK Parti de Odunpazarı bölgesinde delege seçimleri başlamış.!
Bu seçimlerde mahalle ve köylerden  delege olmaya hak kazananlar ne hissetti bilemiyoruz ama biz yukarıda yansıttığımız durumu hissettirmek istedik onlara…