14 Şubat 2020 Cuma 797 Okunma

Benim bildiğim bir meslekten emekli olunur…

İçinizden birine şöyle bir iş teklifinde bulunsam…
Yani…
-“Sana öyle bir iş vereceğim ki, sadece 4 yıl çalışacaksın. Belki bu süre daha da az olabilir. Karşılığında mesaisi olmayan bir iş yapmanı isteyeceğim senden. Yani, saban 08.00’de işe gelip, akşam 17.30’da çıkmanı gerektirmeyecek bir iş. İstediğin zaman gel, imzanı at istediğin zaman git.
Üstelik sana bir de oda vereceğim.
Ha bu arada, bir tane sekreterin, bir tane de şoförün olacak.
Dur! Daha bitmedi. Bir de asistan vereceğim yanına. Her türlü işini üstlenecek bu asistan.
Telefondur, yemektir, sağlıktır aklına ne geliyorsa her türlü ihtiyacın şirket tarafından karşılanacak.
Bunun karşılığında yaklaşık 10 asgari ücret de maaş vereceğim.
Dur dur! En önemlisini unutmuşum!
4 yılın sonunda, verdiğin bu emek karşılığında da seni yaklaşık 5 asgari ücret tutarında maaşa bağlayacak şekilde emekli edeceğim” desem, herhalde yüzüme böm böm bakıp “şaka yapıyorsun herhalde!” dersiniz…
Aslında şaka falan yapmıyoruz…
Tarifini yaptığımız işi yapan yüzlerce kişi, bu işi yaptığı için emekli olan binlerce kişi bulunuyor.
Sözünü ettiğimiz iş, aslında bildiğiniz Milletvekilliği işte…
Halka hizmet etmek için gönüllü talip olunan bir görev sadece…
Dikkat edin “Meslek” demiyoruz. “Görev” diyoruz…
Anlamadığımız ve hiçbir zaman da anlayamayacağımız bir husus var bu görev ile ilgili…
Tamam, görev yapıldığı süre içinde her türlü maddi manevi imkanı hak eden (Pek çoğunun hak ettiği de şüpheli ama) milletvekillerine, görevleri bittikten sonra neden ayrıcalıklı bir  emeklilik veriliyor?
Emeklilik, bir meslekten olunur…
Milletvekilliği bir meslek değil ki!
Sadece bir görev…
Üstelik zorlama olmadan, insanların kendi iradesiyle talip oldukları bir görev…
Ben her meslekten emekli olanı anlıyorum da, görevden emekli olmayı, milletvekilliği görevi dışında hiç görmedim.
Belki çoğu emekli milletvekili karşı çıkıp tepki gösterecek bu yazdıklarımıza…
Belki içlerinden birkaçı bizi arayıp “Öyle 4 yıl milletvekilliği yapan hemen emekli olmuyor. Emeklilik  günü ve yaşı geldiğinde bu imkandan yararlanıyor.” falan diyecek…
Neyse ne!
Sonuçta kendi mesleğinden emekli olduğunda 2-3 bin lira maaş alacaklar, milletvekili emeklisi olduğunda 10 bin liranın üzerinde emekli maaşı alıyor.
İşte bu yüzden emeklilikte “milletvekili” ayrıcalığını kesinlikle onaylamıyorum…
Milletvekili emekliliğinin kaldırılması gerektiğini, ya da gelir adaletsizliği yaratmayacak bir orana getirilmesi taraftarıyım.


.....


Aç ve yoksul olmak için bile kredi çekmek lazım…


Çeşitli kurumlar tarafından her ay yapılan ve sonuçları da kamuoyuna açıklanan bir araştırma var.
Söz konusu araştırmanın 2020 Ocak ayına ilişkin sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklanmış…
Araştırmanın biri, Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcamasının ne olması gerektiğini ortaya koyuyor.
Bunun adına Açlık Sınırı diyorlar…
Rakam olarak 2.219 lira çıkartmışlar.
Yani…
Dört kişilik bir aile bir ay boyunca sırf gıda harcamasına 2.219 lira ayıramıyorsa, o aile AÇ kabul ediliyor…
***
Araştırmanın diğer kısmında, Dört kişilik bir ailenin yapması gereken gıda harcamasıyla birlikte giyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık v.b. gibi insan onurunun gerektirdiği aylık zorunlu ihtiyaçları karşılayabilmesi için yapması gereken harcamanın ne olması gerektiği ortaya koyuluyor.
Bunun ismine de Yoksulluk Sınırı diyorlar…
Rakam olarak da 7.229 lira çıkartmışlar.
Yani…
Dört kişilik bir aile yukarıda saydığımız ihtiyaçlara ayda 7.229 lira ayıramıyorsa, o aile YOKSUL kabul ediliyor.
Şimdi!
Asgari ücretin 2.324 lira olduğu bir ülkede, AÇ ve YOKSUL olmak için bile, insanların her ay bankadan kredi çekmesi gerekiyor…


.....


Tümünü yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz…


 -“Kendi otomobilini üretmeyen ülkeye borç verip otobanlar yaptırırız.
Sonra onlara arabalarımızı satarız.
Sonra bankalarını satın alırız.
O bankalardan halka ucuz krediler verip, daha çok araba almalarını sağlarız.
Böylece verdiğimiz kredileri arabalarımızı satarak faiziyle geri alırız.
O ülkelere kredi ayarlarız.
Verdiğimiz krediler ülkelerin hazinelerine gitmez.
O ülkede proje yapan bizim şirketlerimize gider. Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, dev havaalanları yapılır.
Bizim şirketlerimiz kazanır, o ülkede de bulunan birileri de nemalandırılır.
Toplum bu düzenekten hiçbir şey kazanmaz.
Ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur.
Bu çok büyük ve ödenmesi zor bir borçtur.
Sonunda biz ekonomik tikçiler olarak gider ve onlara deriz ki: Bize borcunuz var ve ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü, doğal gazınızı bize verin. Askeri üstlerimize yer gösterin. Askerlerinizi bizim istediğimiz yere savaşa gönderin. BM’de bizim için oy verin. Her şeyinizi özelleştirin. Onları bizim şirketlere satın.
Böylece her kurumu ele geçiririz. Bu ikili, üçlü, dörtlü bir darbeler serisidir.
Tüm bu ifadeler, Perkin adında bir ekonomistin yazdığı “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabından.
Perkins söz konusu kitabı 5 kere yayınlamaya kalkmış.
Her defasında bir şekilde engellenmiş…
Sonunda çıkartmış kitabı her türlü baskıya direnerek.
Kitapta anlatılanların doğruları yansıttığını söyleyenler kadar, gerçekle hiçbir alakasının bulunmağını ve komplo teorisinden ibaret olduğunu söyleyenler de bir hayli fazla…
Ne yalan söyleyelim! Biz okuduğumuzda, yazılanların tamamının doğru olduğunu düşündük…
Niye mi?
Çünkü; ülke olarak kitapta söylenilenlerin tümünü   bizzat yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz…


.....


Biraz da gülmek lazım


Kadının biri evindeki dolaptan şikayetçiymiş. Çünkü yoldan otobüs geçince ses çıkartıyormuş. Dolabını yaptırmak için kocasına söylemeden bir tamirci çağırmış tamirci eve gelmiş ve dolabı neresinden ses çıktığını anlamak için dolabın içine girmiş ve otobüsün geçmesini beklemiş. Tamirci dolaptayken eve kadının kocası girmiş ve dolaptan bir şey almak için dolabı açmış bi bakmış içerde bir adam. Sormuş “ne işin var burada” diye adamda şöyle cevap vermiş:
valla ağabey otobüs bekliyorum desem inanmazsın...