1 Nisan 2020 Çarşamba 751 Okunma

Bilime karşı sirke ile savaş…

İnsanlar olur olmaz her şeye inanıyor…
Kendisini Şeyh-Şıh ilan edip Azrail tokatlayanlardan tutun da, depremin yerini değiştirdiğini söyleyenlere… Yanmaz kefen-don satandan tutun da, Hızır’ın kızı olduğunu söyleyenlere kadar ne kadar sahtekâr varsa, bildiğiniz can-ı gönülden inanıyorlar.
“Şu suyu iç kocanla aran düzelecek” diyene inanıyor örneğin…
“Dediklerimi yap çocuğun olacak” diyene inanıyor…
“Verdiğim muskayı tak ev sahibi olacaksın” diyene inanıyor…
“Üzerinde büyü var, ben bunu bozuyorum. Cennete gideceksin” diyene de inanıyor.
Sadece inanmakla kalsa iyi, elinde neyi var neyi yoksa götürüp yığıyor inandığı o insanların önüne…
“Polisim” diyene inanıyor örneğin…
“Savcıyım” diyene inanıyor….
“belediye başkanıyım” diyene inanıyor…
“Seni işe sokacağım” diyene inanıyor…
“Size büyük hediye çıktı” diyene de inanıyor…
Dahası…
İnandığı bu sahtekârlara parasını pulunu götürüp, kendi elleriyle bizzat teslim ediyor.
Başta, bu olur olmaz inanmaların çaresizlikten falan olduğunu tahmin ederdim.
Sonradan anladım ki bu çaresizliğin de ötesinde bir şey…
Bu resmen, cahilliğin paçalardan akma halinden başka bir şey değilmiş…
HHH
Sözünü ettiğimiz cahilliği, salgınla boğuştuğumuz şu günlerde daha da sık görür olduk.
Şöyle ki;
6 yıl tıp Fakültesi okumuş, ardından uzman olmuş, sırasıyla doçent ve en sonunda mesleğinin zirvesi olan profesörlüğe kadar yükselmiş, tüm bu saydıklarımızı yaparken, yaşamanın 30-40 yılını uzmanlık konusuna belki de heba etmiş, ama konusunun da otoritesi olmuş bilim adamı diyor ki;
“Bu salgına virüs neden oluyor. Virüs canlı bir organizma değil.”
Sivri akıllının biri çıkıyor “Zencefil-Zerdeçal virüsü öldürüyormuş” diyor. İnsanlar buna  inanıp evde yarım saatte bir Zencefil-Zerdeçal yiyor.
Bilim adamı “Yahu bu virüs dediğimizin ağzı-burnu yok ki! Bunu yok edebilecek tek şey vücudun kendi savunması. Yapılacak tek şey bağışıklık sistemini güçlü tutmak” diyor…
Başka bir sivri akıllı çıkıp “Kinin virüsü öldürüyormuş, o da Tonikte varmış” diyor. İnsanlar buna da inanıp, evlerine kasa kasa tonik taşıyor.
Sırf birileri “Virüsü öldürüyormuş” dediği için insanlar inanıp  öyle şeyler yiyor-içiyor ki akıl olacak gibi değil,
İçlerinde “İyi geliyormuş” dediğinizde sigaraya başlayacak, “Virüsü öldürüyormuş” deseniz, gün boyu alkollü vaziyette gezecekler var.
Kısacası…
Allahın verdiği bütün nimetleri sonuna kadar hatta hoyratça kullanıp, yine Allahın verdiği beyni hiç kullanma gereği duymamanın ortaya koyduğu manzarayla bir kez daha karşı karşıyayız…
Ve bu manzaranın kahramanları!  Bilime karşı sirke’yi sahaya sürmekle bu savaşı kazanacaklarına o kadar emin ki!
Ne diyelim!
Gazaları mübarek olsun!


.....


Hapı yutacağız hapı!


Birkaç gündür haberler peş peşe gelmeye başladı...
-"ABD Bilim insanları ve doktorlar koronavirüs'e karşı deneysel bir ilaç geliştirdi. Hastalara enjekte edilen ilaç hastaları tedavi etti.”
-"Çinliler koronavirüsün iyileşme sürecini hızlandıran ve tedavi eden ilacı buldu."
-"Almanya, koronavirüsün neden olduğu hastalığı tedavi edip ortadan kaldıran ilacı buldu."
-"Rusya Federal Biyomedikal Ajansı, yeni tip koronavirüsü tedavi edecek ilacın geliştirildiğini açıkladı."
Görünen o ki saydığımız ülkelerin dördü de bulmuş bir şeyler...
Önümüzdeki süreçte bu bulduklarını muhtemelen kutulara koyup koyup, ihraç edecekler.
Gideceğiz Eczaneye, Eczacı " Şu da var, bu da var, şöyle de bir muadili de var" diye sıralayacak tezgahın üzerine.
Alacağız birinden birini mecburen.
Köşeye sıkışmış, yapacak bir şeyi kalmayan, çaresiz insanlar için "Şimdi hapı yuttu!" diye bir söz söylenir ya hani!
Hah işte! Tam da o noktaya geldik...
Onlar para kazanacak...
Biz bol bol hapı yutacağız!


.....


Kimin kurduğundan çok…


Anadolu Üniversitesiyle ilgili olarak, bundan bir süre önce başlayan tartışma sürecinde de yazmıştım…
“Kimin kurduğundan çok bugün geldiği yeri daha fazla önemsiyorum” diye…
Hala da aynı fikirdeyim…
Kimin kurduğundan fazla, bugün ne halde olduğu daha çok ilgilendiriyor beni…
Kimin kurduğundan fazla, içinde bilime dayalı bir anlayışın olup olmadığıyla  ilgileniyorum.
Kimin kurduğundan fazla, yönetenlerin bilgi, beceri, donanım sahibi olup olmadığıyla ilgiliyim mesela.
Kimin kurduğundan fazla, yetki sahiplerinin nazik, naif, zarafet ve nezaket sahibi olup olmadıkları daha çok ilgimi çekiyor.
Kimin kurduğundan fazla, “dün neymiş, bugün nereye gelmiş?” sorusunun cevabını merak ediyorum örneğin.
Kimin kurduğundan fazla, bilim mi yoksa film mi yapıldığı daha önemli benim nazarımda…
O yüzden…
Kimin kurduğu bir yere kadar önemli. Kurana ya da kuranlara var olan teşekkür borcumuzu öder, şükranlarımızı sunarız…
Bugün ne durumda? Siz ona bakın!
Daha iyi haldeyse mesele yok…
Daha kötü haldeyse……Noktalı yerleri de bi zahmet  siz doldurun!


.....


Umumi arzu üzerine 2’nci baskı!


Eskişehir’’de geçmişi başarılarla dolu köklü kurumlar var.
Bu gün bu kurumların geldiği noktaya bakıyorum da, üzülmemek elde değil.
Tartışma yaratmak ya da kurumları rencide etmek için isim yazmıyorum ama hemen herkes bu kurumların hangileri olduğunu az çok anlayabilir.
Kabahat elbette kurumlarda değil.
Kabahat, o geçmişi başarılarla dolu kurumların başına atanan liyakatsiz, tecrübe ve donanımı bulunmayan, düşük profilli ve yetenek yoksunu yöneticilerde.
Sözünü ettiğimiz o yöneticiler,  geldikleri güne kadar yapılan tüm iyi şeyleri bir çırpıda silip atmaya sanki yemin etmişler.
Kurum adeta onunla var olmuş, o gidince de yok olacakmış gibi akla hayale gelmedik kararları uygulamaya koyuyorlar.
Kendilerini hem kurum hem de Eskişehir için büyük bir şans gibi görüyor, böyle de görülmesini istiyorlar.
Halbuki, başında bulundukları kurum ve şehir için  ne denli büyük bir “şanssızlık” olduklarının farkında bile değiller…
Hasbelkader başına geldikleri kurumda,  öyle bir tahribat yaratıyorlar ki, ortada kuruma ait hafıza bile kalmıyor.
Öylesine akıl almaz işlere kalkışıyorlar ki, kurumun geçmişteki en kötü yöneticisini bile mumla aratır hale getiriyorlar.
Ne diyelim?
Nasreddin Hoca bir gün nasıl olduysa eşeğini dama çıkartmış.
Sonra da aşağıya indirmeye kalkmış ama eşek inmiyor.
Bakmış baş edemiyor, bırakmış eşeği damda…
Eşek bu durur mu?  Başlamış damda bağırmaya ve tepinmeye.
Sonunda dam çökmüş. Eşek de düşüp ölmüş.
Durumu gören Nasreddin Hoca anında yapmış tahlili:
-“Eşek’i bulunduğu yerden asla yukarıya taşımayacaksın. Aksi takdirde kendini de binayı da başınıza yıkar!”
Not-Daha önce yazdığımız bu yazının bugün bir daha hatırlatılması gerektiği hasıl oldu.
Neden mi oldu?
Hadi onu da siz bulun…
Önce Eskişehir7in kurumlarını bir gözden geçirin…
Sonra da başında bulunanları…


.....


Biraz da gülmek lazım


Avcılar oturmuşlar başlarından geçen ilginç olayları anlatıyorlarmış,
İçlerinden biri “bir gün gölde balık avlarken oltama büyük bir balığın takıldığını anlayınca yavaş, yavaş ve büyük bir mücadele ile kıyıya çektiğimde, büyük bir turna balığı olduğunu gördüm. Balığı tek başına taşıyamayacağımı anlayınca gidip köyden atımı aldım. Fakat balığı ata koyduğum zaman bir taraftan başı diğer taraftansa kuyruğu yere değmesin mi? Yapacak bir şey olmadığından yola çıktım ama oda ne? Az sonra balığın ağırlığından atın beli kırılmasın mı?”demiş.
 Orada bulunan avcılardan  biri başlamış anlatmaya “Bizde üç arkadaş bir gün sisli bir havada domuz avına çıkmıştık, o arada çalıların arasında ses duyunca tüfeğimi ateşlememle acı bir   feryat duyup, çalılıklara gidince vurduğumun arkadaşım olduğunu görünce  hemen bir mezar kazmaya başladım. Fakat o arada diğer arkadaşım gelerek seni katil deyince onu da vurmak zorunda kaldım. Onun içinde bir mezar kazmaya başlamıştım ki bu sefer de orman memuru silah sesini duyup ta yanıma gelince, artık yapacak bir şey kalmadı. Ha iki ha üç kişi deyip onu da vurdum. Tabii onu saklamak içinde bir mezar daha kazmaya başladığımda karşıdan bir traktör dolusu köylü yanıma doğru gelmiyor mu?” deyince, turnayı yakalayan avcı
“yok artık köylüleri de vurup gömdüm deme, diyince diğeri cevap vermiş?
“O zaman sende balığın boyunu daha makul bir ölçüye çekte, bana bir traktör dolusu köylüyü vurdurma.”