3 Haziran 2020 Çarşamba 566 Okunma

Sağlık dışında her şeyden vazgeçmiştik, her şey uğruna sağlıktan vazgeçme noktasına geldik…

Tehlike ne kadar büyük olursa olsun önce “Aman canım! Bu kadar insanın içinden gelip bizi mi bulacak” diye düşünüyoruz.
Gelip bulduğunda ise söylediğimiz ilk söz “O kadar insan dururken gelip bizi buldu iyi mi?” oluyor.
Salgın yüzünden daha düne kadar, sağlığımız dışında her şeyden vazgeçmiş bir haldeydik.
Var olan parasını harcayamıyordu.
Yazlığı-kışlığı olan gidemiyordu.
Araba kapının önünde günlerce duruyor ama binemiyordu.
Gelir kaynağı olan işyerlerine kilit vurulmuştu.
Hepsinden geçmişti insanlar…
Herkesin tek düşündüğü “Yeter ki sağlığım gitmesin” temennisiydi.
Çok değil 2 ay geçti, iş tam tersine döndü.
Şu anda her şey için resmen sağlık feda ediliyor.
Demek ki alışkanlıklar kolay kolay terk edilemiyor, düşünceler kolay kolay değişmiyor.

***

Önceki gün normalleşme adımlarının uygulamaya konulduğu ilk gündü.
Şöyle bir dolaştık Eskişehir’in içinde.
Alışveriş merkezleri, kafeler, duraklar, dükkânlar, çarpı, Pazar…
Aklınıza gelebilecek ne kadar yer varsa adeta kaldığı yerden devam eden bir manzara sergiliyordu.
İnsanlar, tıpkı salgın öncesinde olduğu gibi yiyor, içiyor, alışveriş yapıyor, geziyordu…
Kısacası…
Hayatın eve sığmadığı, sığamadığını daha ilk günde şahit olduk.
Belki de doğru olan buydu bilmiyoruz…
Umarız bu normalleşme ile birlikte, ortaya konulan haddinden fazla normalleşme “O kadar insan dururken gelip beni buldu iyi mi?” diyecek insanların sayısında bir artışa neden olmaz…


.....


Yolun ortasındaki taşlar…


Eskişehir’e bir bakın!
Acil ihtiyacı olan çevreyollarından yıllardır ses seda yok.
Yıllardır Demiryolu ile liman bağlantısı 40 yıldır konuşulur ama hala yapılmadı.
Eskişehir’in elinde neredeyse bölge müdürlüğü kalmadı. Hepsi çeşitli illere gitti.
Trafik hala sorun.
Ulaşım hala sorun…
Var olan yılların sorunları,  kocaman taşlar gibi duruyor yolun ortasında.
Hatta…
Var olan sorunlara, termik santral gibi, Siyanürlü Altın madenleri gibi yeni sorunlar, var olan taşlar yetmezmiş gibi, yeni taşlar konuluyor.
İşin kötüsü…
Kimsenin de bu taşları kaldırmaya niyetinin olmadığı artık açıkça görülüyor.



Hazır “yolun ortasındaki taş” demişken bir hikaye ile bağlayalım meseleyi…
Sultan yolun ortasına taşı koyuyor, sonra da pencereden bakıyor “Ne olacak?” diye…
Vezir geliyor önce.
Taşı yerinden kaldırıp kenara çekmenin sadaka olduğunu gelmiyor aklına.
Taşın etrafından dolanıyor. Sonra “Sultanımla konuşayım yolun ortasında bulunan taşları kaldırmak için bir kadro tahsis edelim” diye düşünüyor.
Vezir gidiyor, Asker geliyor. O da etrafında dolanıyor taşın.
Kendi kendine “Vezire gideyim, yolun ortasına taş bırakanlara hangi cezayı vereceğiz onu kararlaştıralım”
O da cezadan anlıyor yani…
Belinde kılıcı astığı astık, kestiği kestik. Hüneri bu…
O geliyor bu geliyor.
Menfaatperestler, dalkavuklar, iki yüzlüler…
Taşın üzerine sultanı öven şiirler falan yazanlar bile çıkıyor içlerinden.
En son köylü vatandaş geliyor.
Öğrenmiş yol ortasındaki taşı kaldırmanın sadaka olduğunu.
-“Kaldırayım da kimsenin atına arabasına zarar vermesin” diye koyuyor küfesini.
Yallah bir sağa, bir sola çekerek götürüyor taşı yolun kenarına.
Bir de bakıyor ki taşın altında bir kese.
Kesenin içinde altınlar dolu.
Altınların üzerinde bir not.
-“Bu kesedeki altınlar taşın altına elini sokmayı becerebilenlerindir”


Maalesef bu şehir taşlarla dolu…
Kimi etrafından dolaşıyor taşların kimi ise görmezden geliyor.
Kimi taştan menfaat umuyor, kimi ise taşlarla oyalanıyor.
Kimsenin aklında taşı kenara çekmek geçmiyor.
Kimse taşın altına elini sokmuyor.


.....


Siyaset yapan iki tip insan var


Birincisi; siyaseti insana karşılıksız hizmet etme aracı olarak gören, ideolojisi, ilkesi, felsefesi olan ve belli bir değer yargısı ile bu işi benimseyenler.
Bunların sayısı oldukça az.
Üstelik.
Bu tip düşünceye sahip insanlar ne yazık ki belirli bir yerlere asla gelemiyor.
Çünkü bir yerlere gelebilmeleri yukarıda saymış olduğumuz özelliklerinden taviz vermeleri ile mümkün.
Bu tavizi veremedikleri için de tercih edilmiyorlar.

İkinci tip siyasetçi ise, toplumda sayıları en çok olan siyasetçilerden oluşuyor.
İlkeleri olmayan, ideolojiden bi haber, felsefe ise hak getire.
Bu insanlar siyaseti bir meslek gibi ya da kendi mesleklerini menfaat anlamında destekleyen bir birleşen olarak görüyor.
İnandıkları tek şey; sahip olmak zorunda olduklarını düşündükleri mevkii ve makam ve bunların kendisine sağlayacağı avantajdan başkası değil.
Hiçbir değer yargısı taşımıyorlar.
Siyasetin toplum faydası umurlarında bile değil.
Zaten siyaseti kendi inançları ve toplum için değil, kişisel ikballeri için yapıyorlar.
Son derece cahiller aslında.
En iyi bildikleri iş, partiliymiş gibi görünüp, ikballerini sağlama almak.
Ne gariptir ki her dönem tercih ediliyor bu insanlar.
Kendilerini öyle pazarlıyorlar ki, seçici olan insanlar onlardan vaz geçemez hale geliyor.
Çünkü onların da işine geliyor.


.....


Biraz da gülmek lazım


Temel çok karlı bir iş olarak düşündüğü için tavukçuluk yapmaya karar vermişti. ilk olarak elli tane civciv alıp ayaklarından toprağa gömer. Güzelce gübreleyip sular fakat iki gün sonra civcivlerin hepsinin öldüğünü görür.
Yaptığı yanlışın farkına varan Temel elli civciv daha alıp bu seferde kuyruklarından toprağa gömer. Aynı şekilde gübreler, sular fakat nafile bu civcivlerde ölür. Ne yapacağını şaşıran Temel, Ankara’da da tavukçuluk eğitimi gören, amcaoğlu İdris"e durumu yazıp yârdim ister. Birkaç gün sonra İdris"in cevabi gelmiştir,
"Sevgili amcaoğlum Temel, yazdıklarını okuyup, anladım. Fakat doğru bir teşhis koyabilmem için  bana bir miktar toprak numunesi gönderirsen sevinirim...”