25 Ekim 2020 Pazar 635 Okunma

Keşke olsa da…

Olağanüstü şartların yaşandığı dönemlerde, yokluklar ve imkânsızlıklarla karşı karşıya kalınabiliyor.
Tıpkı 2, dünya savaşı döneminde sıkıntı çekilen ekmeğin karne ile dağıtılması gibi.
Ya da…
Kıbrıs Barış harekâtı sırasında konulan ambargo nedeniyle bazı temel ihtiyaç maddelerini temin etmede sıkıntıların yaşanması gibi.
Bildiğiniz üzere, tarihimizde yaşanan her iki olay da, sağ partiler tarafından yıllar boyu  çok kullanılan bir siyasi argüman haline getirildi.
-“Bu zihniyet bu ülkede ekmeği bile karne ile dağıtıyordu” denildi mesela…
-“Bu zihniyet ülkeyi kuyruklara mahkum etti” denildi örneğin.
Halbuki her ikisi de olağanüstü dönemlerdi…
Her ikisi de savaş yıllarıydı.
Sonuçta, ekmeğin karne ile dağıtımı ve yağ-şeker kuyrukları, sağ partiler için her zaman seçmene hatırlatacakları ve yıllar boyu kullanacakları bir siyasi malzemeye dönüştürüldü.
Dönemlerin “olağanüstü” olduğu unutturuldu ama Karne ve Kuyruklar meselesi, seçmenin kafasına ısrarla sokuldu.

HHH

Şimdi gelelim bu güne.
Bugün de, o savaş yılları kadar olmasa da olağanüstü bir süreç yaşanıyor.
Dünya ve ülkemiz, ortalığı kasıp kavuran bir sargınla karşı karşıya.
Sonbahar aylarının yerini Kış aylarına bırakacak olması, salgın tehlikesinin artmasında büyük bir tehdit oluşturuyor.
İşte bu tehdidin azalmasında grip aşısının büyük bir etken olduğu ifade ediliyor.
Hal böyle olunca, bu aşamada insanların ihtiyaç duydukları tek şey de ister istemez Grip Aşısı oluyor…
Ama gelin görün ki ortada herkesin ihtiyacını karşılayacak Grip Aşısı yok…
Sınırlı sayıda geleceği söylenen aşının, belirli kişilere vurulabileceği söyleniyor.
Yani…
Tıpkı 2. Dünya Savaşında karne ile alınan ekmek gibi, belirli kişilere karne ile aşı vurulacağı açıklanıyor…
“Kuyruklar” meselesine gelince…
İnsanın ister istemez o yıllarla bu günü kıyaslayıp “O yıllarda yine bir şeyler varmış ki, insanlar kuyruğa girip alabiliyormuş. Keşke bugün Grip Aşısı olsa da kuyruğa girsek.” diyesi geliyor…
HHH
Sonuç olarak söylemek istediğimiz şu;
Demek ki olağanüstü dönemlerde bazı şeylerin yokluğu çekilebiliyormuş.
Demek ki…
Yokluk üzerinden yıllarca kullanılan söylem, yıllar sonra dönüp seni de bulabiliyormuş…


.....


İnsan’a “İnsan” gözüyle bakamadıktan sonra…


Eski İstanbul’da entelektüellerin çıktığı kahvehaneler varmış.
Bu kahvehanelerde ortaya bir mesele atılır, meselenin iki ayrı düşüncesinde olanlar karşı karşıya geçer ve tartışmaya başlarlarmış.
Uzun süren tartışmalar yaşanır, sonunda o mesele ile ilgili ağırlık kazanan görüş de ortaya çıkmış olurmuş.
Yine bir gün bir tartışma konusu atılmış ortaya.
Konu “Louvre Müzesi’nde bir yangın çıkıyor.Yangının çıktığı odada Da Vinci’nin ünlü tablosu Mona Liza ile 5 yaşında küçük bir çocuk var.Hangisini kurtarırsınız?”
Kimi tablonun kurtarılmasından yana olmuş kimi ise çocuğun kurtarılmasından yana…
Tablo’nun kurtarılmasından yana olanlar “Gelecek kuşakları bu muhteşem sanat eserinden mahrum edemeyiz. Bu hakkı onların elinden alamayız” fikrini ileri sürmüşler.
Çocuğun kurtarılmasından yana olanlar ise “diğeri sonuçta bir tablo. Belki bu çocuk büyüdüğünde Da Vinci’den daha ünlü bir sanatçı olacak. Belki yaptığı eserler Mona lisa’dan daha değerli olacak. Bunu kim bilebilir ki?” diye savunmuşlar.
Sait Faik Abasıyanık kenarda olup bitenleri sessizce dinliyormuş.
Sonunda tartışan gruplar bu durumun farkına varıp “Sen ne diyorsun üstat?” diye sormuşlar.
Abasıyanık hiç düşünmeden “Ben çocuğu kurtarırdım” demiş.
-“Neden?” diye sormuşlar?
-“Çünkü o bir insan” cevabını vermiş…
İnsana “İnsan” gözü ile bakıldığı günlerin gelmesi dileğiyle…


.....


Bu enteresan!


Mısır krallığı, köle sahipleri iktidarının sağlamlaştırılmasını başlıca görev sayıyordu.
Aşrı merkeziyetçi bir yönetim sistemi kurulmuştu.
Büyük zenginlikler, krallık hazinesine akıyordu.
Savaş ganimetlerinin yanında devlet gelirinin başlıca kaynağı, kalabaık bir görevliler kitlesinin halktan topladı vergilerdi.
Mahkemeler de köle sahiplerinin çıkarlarına hizmet ediyordu.
Eyaletlerde, adet olduğu üzere, krallığın yargıçlık görevini de, valiler üzerine alıyordu.
Yüksek yargıç; ülkenin yönetiminde firavunun başlıca yardımcısı idi…
Firavunun kendisine gelince, O, ulu “tanrısal” yargılama yetkisinin temsilcisi olarak görülüyordu.
Şanına, halkın ve kölelerin çabasıyla kocaman piramitler dikiliyordu.
(İlkel, köleci ve feodal toplum isimli kitaptan)


.....


BİRAZDA GÜLMEK LAZIM


Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır.
Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirir ama sonra ders yılı başlar.
Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu bağırıp, çağırarak tekmelerler. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir. Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapısının önüne çıkar, onları durdurur ve:
- "Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün 1 dolar vereceğim" der.
Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve onlara şöyle der:
- "Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı bundan böyle size sadece 50 sent verebilirim."
-Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine devam ederler gürültüye. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları:
- "Bakın" der:
- "Henüz maaşımı alamadım, bu yüzden size günde ancak 25 sent verebilirim, tamam mı?"
- "Olanaksız bayım" der içlerinden biri,
- "Günde 25 sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz işi bırakıyoruz."