15 Ocak 2021 Cuma 966 Okunma

İkisi de çok gereksiz ve yersiz…

Eskişehir’de zaman zaman yaşanan iki konu bana çok gereksiz geliyor…
Bunlardan birincisi; Partilerin Eskişehir’deki başkan ve yöneticileri tarafından, ülke ve dünya gündemine ilişkin açıklamaları…
Eskişehir’in bir ton sorunu varken ve bu sorunların gündeme taşınması gerekirken, bilmem ne partisinin bilmem ne başkanı çıkıp, ülkenin gündeminde bulunan meselelerle ilgili onu-bunu uyarıyor ya…
Hatta…
Bilmem ne partisinin bilmem ne başkan ve yöneticisi çıkıp, ABD başkanına ya da, Fransa’ya, İngiltere’ye,  İsrail’e Eskişehir’deki parti binasından ayar veriyor ya…
İşte bu siyasetçilerin bu şekil açıklamalarını son derece gereksiz ve yersiz buluyorum.
Fakat…
Eskişehir’deki partilerin bilmem ne başkanları, yaptıkları açıklamaların ve söyledikleri sözlerin bırakın Ankara’ya, ABD’ye, Fransa’ya gitmesini, Polatlı’ya kadar bile gidemeyeceğini bile bile bu açıklamaları yapmaya devam ediyorlar…
Komik duruma düşmeleri bir yana, Eskişehir’in hem yerel yönetimler hem de hükümet tarafından göz ardı edilen sorunlarını şehir kamuoyu gündemine taşıma şansını da kullanmamış oluyorlar.
En azından, gündeme getirecekleri bir sorunun çözümüne aracı olmak yerine, bildiğiniz boş işlerle uğraşıyorlar.
***

 Gereksiz bulduğum ikinci konu ise; Belediye meclislerinde yine ülke gündemi, hatta dünya gündemi ile ilgili tartışmaların yapılıyor olması…
Belediye meclislerinin görevi; kentte yaşanan sorunlarını ortadan kaldırmak, insanların doğumundan ölümüne kadar geçen süre içinde rahat bir yaşam sürebilmesi için her türlü hizmeti sağlamaktır.
Bunun yanı sıra; belediye meclis üyeleri de, yerel(yöresel) demokrasi tarafından son derece mühim bir işleve sahiptir.
Hal böyleyken, Belediye Meclislerinde, şehrin sorunları ve şehir halkının ihtiyaçları dışında, ülke ve hatta dünya gündemine ilişkin meselelerin konu edilmesini, bu hususta tartışmaların yaşanmasını ve hatta siyaset yapılmasını gereksiz ve yersiz buluyorum…
Ne diyelim?
Eskişehir’deki partilerin, Eskişehir’in sorunlarını gündeme taşıyacağı…
 Belediye meclislerinde de,  gündeme taşınacak konuların ve yaşanacak tartışmaların, şehri ilgilendiren konular olmasını temenni edelim bari!


.....


Paylaşmayın be kardeşim!


Bir dostumuz aradı.
“Alo” der demez başladı soru yağmuruna…
O sordu biz cevapladık;
-Mekanlar kapalı mı?
Evet kapalı…
-Yani hiçbir yerde oturup yemek yiyerek bir şeyler içilmiyor değil mi?
Evet ne yeniyor ne içilebiliyor. Çünkü kapalı…
-Emin misin?
Evet eminim. Nasıl açılacak ki. Denetim yapılıyor. Cezası var…
-Ben öyle düşünmüyorum…
Nasıl yani?
-Sanki bazı mekanlar açık. İnsanlar yiyip içiyorlar rahatlıkla. Kimse de karışmıyor…
Olur mu hiç
-Valla oluyor işte!
Nerede oluyor? Biz niye bilmiyoruz. Görmüyoruz?
-Ben hep görüyorum…
Nerede görüyorsun?
-Sosyal medya sayfaları aç bir bak. Herkes bir yerlerde toplanıp, bir şeyler yiyip içiyor.
Bu konuşmanın ardından açık daha dikkatli bakıyorum sosyal medya sayfalarına.
Gerçekten de söylediği gibi.
Kapalı olması gereken yerlerde birilerinin oturup, bir şeyler yiyip içtiği, eğlendiği paylaşımlarla dolu.
Yani…
Adam sonuna kadar haklı!


.....


Denktaş’ın anısına…


Dokuz yıl önce kaybetmiştik Kıbrıs'ın efsanevi lideri Rauf Denktaş'ı.
Önceki gün ölüm yıldönümüydü…
Süleyman Demirel benzeri bir siyasetçiydi Rauf Denktaş.
Siyasete espri katabilen ender politikacılar arasındaydı.
Aşağıda aktaracağımız gibi insanı gülümseten birçok anı bıraktı.

***
Rauf Denktaş bir toplantıda konuşma yapıyor.
Kendisine sürekli muhalif olduğunu bildiği ve rakip partinin milletvekilliğini yapan bir kişi sürekli Denktaş ne derse "Yaşa Baba!" diye tezahürat yapmaya başlıyor.
Toplantı boyunca bu sürekli  böyle devam ediyor.
Denktaş konuşuyor, önde oturan muhalif milletvekili "Varol Baba" diye tempo tutuyor.
Sonunda, bir türlü anlam veremediği bu olaya dayanamıyor Denktaş.
Muhalif milletvekilinin yanına gidip; "Hayrola sen bizim partiye falan mı geçtin? Ne desem ‘Yaşa Baba’ diye bağırıyorsun" diye soruyor.
Muhalif milletvekili "Yooo Ne münasebet. Neden geçecekmişim sizin partiye?" deyince Denktaş;
-"Ama deminden beri ben konuşuyorum, sen ise "yaşa baba" diye tempo tutuyon. Ben de buna bir anlam veremiyom. Bunun nedeni nedir?" diye sorunca, muhalif milletvekili;
-"Yıllardır anamızı bellediğin için sana Baba demeyim de kime diyeyim?" cevabını veriyor.
***

Rauf Denktaş da bunu Eskişehir’e geldiği ve katıldığı bir programda anlatmıştı.
Anlatırken de katıla katıla  gülmüştü…
Aslında bu şekilde davranmakla, siyasetin; yapılan en ağır eleştirileri bile sindirebilme sanatı olduğunu adeta ispat eden bir isimdi.…
Nur içinde yatsın…


......


Halk ister yöneticiler yapar aslında…


 Demokrasinin gerçek anlamda var olduğu yerlerde halk ister, yönetenler bu isteği gerçekleştirir.
Demokrasinin gerçek anlamda uygulanmadığı ülkelerde ise bunun tam tersi olur.
Yani…
Yönetenler ister ve yapar, halk ise buna razı olur.
Bizim ülkemizde sanki ikincisi geçerli…
Bu anlattığımızı daha iyi kavrayabilmek için Eskişehir’e şöyle bir bakmak yeterli sanırım.
Eskişehir’de gerek hükümet gerekse belediyeler tarafından hazırlanıp uygulanan projeleri şöyle bir zihninizden geçirin.
Hangi proje halkın talep etmesi yüzünden yapıldı?
Hangi projede halkın fikri alındı?
Ve hangi proje tamamlandığında halkın ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayabildi?
Sayabileceğiniz elbette birkaç proje olacaktır ama burada sorun, söz konusu projelerin “cuk oturan” projeler olmasından ziyade, buna yönetenlerin tek başlarına karar vermesinde.
Zira…
Pek çok proje de, halka sorulmadığı, bölge yaşayanlarının fikirleri alınmadığı ve masa başında hazırlandığı için hiçbir iş yaramadı ve bunun sonucunda da hem zaman hem de para kaybına neden oldu.
Dahası…
Güya halk için yapıldığı söylenilen projelerin hiçbir aşamasında halk olmadı..
Halk adına birileri karar verip uygulandı.
Bunu yaparken de “Nasıl olsa seçimlerde yetkiyi aldım” ın kendince gerekçesine sığınıldı.


.....


BİRAZDA GÜLMEK LAZIM


Ayşe Teyze ile Fadik kız ormanda bir kulübede yaşarlarmış. Fadik kız o kadar güzelmiş ki, Ayşe Teyze, Fadik kızı her şeyden sakınır, gözü gibi korur, ortaya çıkarmazmış. Bütün isleri kendisi yaparmış. Ormana gider, ağaç keser, kestiği ağaçları sırtına yüklenir, kasabaya götürüp satarmış. Kazandığı para ile aldıklarını da yine sırtlanır, kulübeye getirirmiş.Gel zaman git zaman Ayşe Teyze yaslanmış ve hastalanarak, yatağa düşmüş. Ölümünün yaklaştığını anladığında, Fadik kızı yanına çağırarak, üç altın vermiş ve demiş ki;
– Ben artik ölüyorum. Su üç altınla kasabaya gidip, kendine bir eşek satın al. Kasabaya gidip gelirken yüklersin, sen de yorulmazsın.
Bunları söyledikten sonra da son nefesini vermiş. Fadik kız bir süre sonra Ayşe Teyzenin dediğini yapmak için, üç altını almış yanına ve kasabaya doğru yola çıkmış. Ancak eşek nasıl alınır, bilmiyor. Ne yapacağını düşünürken, kasabanın ileri gelenlerinden birisi çıkmış karsısına. Sormuş;
— Ne arıyorsun burada Fadik kız.
— Ayşe Teyzem ölmeden önce üç altın verdi. Eşek alacağım. Ancak nasıl alacağımı bilmiyorum.
— Ne yapacaksın ki eşeği?
—Kasabaya gidip gelirken yük taşıyacağım.
— Yanlış öğüt vermiş Ayşe Teyzen. Simdi sen beni dinle, al o üç altını, git kendine güzel esvaplar, ziynet ve çeyiz al. Ondan sonra da sana bir koca bulalım, evlendirelim.
— Niye ki?
— Eeee, bir koca on eşeğe bedeldir.