13 Şubat 2020 Perşembe 4608 Okunma

ÖNYARGIDAN UZAK DURULMALI

                                   


          Bir okuyucumuz, gönderdiği e-mail de, “  Yazınızda,  Yunus Emre'ye göre,  insanlar, din, mezhep, ırk, millet, renk, mevki, sınıf farkı gözetilmeksizin, sevilmeyi hak etmektedirler. “ sözlerini, yansıtmanız, ülkemizde, dinsel önyagının, ortadan kalması için, önemli bir mesajdır “ diyerek, bazı isteklerde de bulundu. 


            Aslında Yunus Emre’ nin, “ Yaradılanı severim, yaradanda ötürü severin “ sözü ile anlatılmak istenen, her şeyin yaratıcısının, tek olduğu ve bizim de o yaratıcı tarafından yaratıldığımızdır. Allah’ı, seven ve inanan, her insan, Allah’ın, yarattıklarını da sevmeli ve saymalıdır. İşte o zaman düşmanlıklar ortadan kalkar. Topluma, barış,huzur hak,m olur.


            Ayrıca Türk toplumu, farklılıklar içinde birlikte yaşamayı, asırların deneyimiyle, kendi kültür kaynaklarının, telkinleriyle özümlemiştir. Çeşitli ideolojilerin ve siyasetin, neden olduğu kutuplaşmalar, belki her şeyden çok toplum içinde yaygın, “HOŞGÖRÜ”  sayesinde pekâlâ denetim altına alınabilir.


              Bir okuyucumuz da “  mevlit ve camilerde, okunan hutbe ve vaazlarda Atatürk’ten bahsedilmemesi,  dikkatini çekiyor. .” Sözlerinden sonra bazı açıklamlarda bulunmuştu.


              Geçmiş yılllarda da bu alanda, eleştiriler olmuş, o yıllarda da Eskişehir İl Müftüsü Abdullah Ceylan’ la, yaptığımız görüşmede,  hutbeden önce verilen vaazda, Atatürk’ten bahsedildiğini ve milli günlerin de, vaaz ve hutbelerde, yer aldığı söylemişti. Hatta Atatürk’ün, İslam dini hakkındaki düşüncelerini, içeren bir kitabın yazılmasına da vesile olduğunu söylemişti.


         Ancak 2015 yılından, bu yana,  hiç bir hutbesinde, Mustafa Kemal Atatürk'e, yer vermeyen ve bu nedenle de eleştirilerin hedefi olan, Diyanet İşleri Başkanlığı, aynı tutumunu 2019 yılı içinde de devam ettirdi.  


             Oysa Milli Eğitim Bakanlarımızdan, Rahmetli Avni Akyol: " Hem Müslüman, hem çağdaşlık; hem Müslüman, hem laik; hem Müslüman, hem Atatürkçü; hem Müslüman hem de medeni; ileri ve yenilikçi; hem Müslüman, hem de milliyetçi olabiliriz ve olmalıyız." demişti. 


            Ayrıca Atatürk’ ün, fikir ve düşünceleri, İslam dini hakkındaki görüşleri ve ülkemize layık gördüğü özgürlükçü demokrasi, inananlar ve inanmayanlar için de, en büyük güvencedir. İslam âleminin, en geniş inanç özgürlüğü, eksik demokrasimizde mevcuttur. Ne mutlu ki her türlü senaryolara rağmen, bunun kıymetini bilenlerimiz çoğunluktadır.


             Türk toplumu, geleneksel “HOŞGÖRÜ” kültürüne sahip olmasına rağmen veya gelişmelerde kasıtta olmadığı halde, bazı kişi/kişiler, gelişmelere, kuşku ile bakıp, önyargılı davranıyor, hatta yargısız infaz da yapabiliyor. Bu durum, ülkemizde kutuplaşmalara veya zıtlaşmalara da neden oluyor.


            Nitekim son yıllarda, özellikle de ortadoğu da kutuplaşmalarda, dinin, özellikle de mezheplerin, odak noktası olarak alınması ise kaygı vericidir.  Radikal kesimler, ya da yaygınlaşmış olan laikçi tavır zıtlaşması. Dinsel önyargı ve nefreti artırdı. Bu, hayra alamet değildir.  Çünkü eski CİA Başkanı George J. Tenet’,  “ Nerde koas varsa,  bil ki arakasında “DİNSEL”  ve “ETNİK”  nefret veya önyargı vardır.” demiştir.


            Türkiye Cumhuriyeti, laik bir devlettir. Bu laiklik, gerçek Müslümanlara, hiçbir engel, hiçbir yasak getirmemiştir. Hatta İslamcı partilere, yayınlara, tutumlara, belki de gereğinden fazla özgürlükler tanınmıştır. İslam’la, laik devlet arasında,  bir çatışma, bir anlaşmazlık da yoktur. Bilakis laiklik, inançlara özgürlüktür.


          Türkiye Cumhuriyeti’ nin, bugünü ve geleceği açısından, en büyük dayanağımız, Atatürk İlke ve inkılâpları doğrultusunda, milli ve manevi değerler ve temeller, çağdaşlık, demokratik ve laik düzenin, gerektirdiği ilkeler ve ilişkilerdir.


             Ayrıca "Müslümanlık ve çağdaşlık", "Atatürkçülük ve Müslümanlık", "Müslümanlık ve laiklik", ne birbirine aykırı, ne de karşı kavramlardır.


               Diğer yandan İslam’ı, rejimi tehdit eden, Laikliği de islam karşıtı bir unsur diye kabulüne dayalı katı bir anlayıştan söz etmek, gerçekleri bile bile yadsımaktır. Çünkü ülkemizde, böyle bir görüş, böyle bir tutum yoktur, olmamıştır da.


            Pozitivisler ve ondan esinlenen, bütün felsefi- siyasi akımlar, inançların, evrenin modernleşmeyle birlikte, toplumun ve insanın hayatından uzaklaşacağını sandılar. Oysa içinde bulunduğumuz çağda, inançlar, toplumsal yaşamda, dün vardı, bugün  de vardır. Gelecekte de olacaktır.


        Ayrıca Türk toplumu, hem Müslüman, hem Atatürkçü, hem de laik kalacaktır. Çünkü ülkemiz insanı, bu üç unsurda uzlaşarak, huzuru, barışı, refahı ve başarılarıyı yakalayacak düşmanlıkları da bitirecektir. 


            Peygamberimizin, en güzel hadislerinden biri der ki,” Ey Müslümanlar, namazdan, oruçtan, zekâttan, hacdan, daha iyi olan nedir, bilir misiniz? Düşmanlığı ortadan kaldırmaktır.” buyurmuştur.


            Yine ülkemizde, hiçbir kesim,  Kuran-ı kerim’ deki,  hoşgörü, af, bağış ve barış buyruklarını, Peygamberimizin,  “dostluk ve dayanışma” çağrılarını, görmemezlikten gelmez. Çünkü toplumda, barış, huzur ve her alanda başarı, bu unsurlarla eşdeğerdir.