9.09.2018 18:05:41 1333 Okunma

Eskişehirli Ressam Münevver İzgi ile bir söyleşi gerçekleştirdik:“SİZ SANATI DEĞİL, SANAT SİZİ SEÇER”

MÜNEVVER İZGİ ÖZGEÇMİŞ

Emekli resim öğretmeni. Değişik illerde on bir kişisel sergi açtı. Yüzden fazla karma sergiye katıldı. Birçok yarışmalı sergide eserleri yer aldı. Bir resmi “Bursa kardeş şehir kapsamında Almanya, Darmstadt Kentinde sergilendi ve Alman basınında yer aldı. Yağlıboya ve pastel çalışmaları da var ama ağırlıklı olarak SULUBOYA ve akrilik çalışıyor. Özel ve resmi koleksiyonlarda, çeşitli kitap kapaklarında resimleri var.
Ressamlar Derneği ve Eskişehir Sanat Derneği üyesi.
Öykü ve şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı. “ARKA EBESİ” isimli öyküsü: 2005 - I. Eskişehir Sanat Derneği öykü yarışmasında “MANSİYON” aldı, bir şiiri de “AYIN ŞİİRİ” seçildi. “KIYMETLİDİR MADENCİ KARISI” isimli öyküsü, Maden Mühendisleri Odasının, Edebiyatçılar Derneği katkılarıyla, ilk kez 2007 de düzenlediği "Madenci Öyküleri Yarışması’nda birinci seçildi. Öykü, “MADENCİ ÖYKÜLERİ - ÇIĞLIK” isimli kitapta yer aldı.
Eskişehir Sanat Derneği’nin düzenlediği geleneksel sanat ödülleri kapsamında; 2007 ESKİŞEHİR EDEBİYAT ÖDÜLÜ verildi ‘MEHSETİ’ Şairler Meclisi, “Şaire Mehseti Gencevi” adına onur ödülü aldı. (2008) “BABAM” isimli öyküsü, ÖZGÜR PENCERE SANAT VE EDEBİYAT DERNEĞİ 2008, Kadın Öyküleri yarışmasında “mansiyon”… Bir öyküsü, 2009-Kadın Yazarların Anadolu buluşması “gizler, sesler, hikâyeler” kitabında yer aldı. 2011 Şiirsel Düşler Antolojisi - 2011 “Bir Şiirdir Yaşamak” da şiirleri yer aldı. KENTİN IŞIKLARI- Biyografik öykü (M. Sadık Bozkurt)” isimli kitapta yer aldı. 2011 Yılı Kentin Işıkları Yılın Görsel Sanatlar Sanatçısı” seçildi. 2013 1. Ölüdeniz Öykü Ödülleri Seçkisi, “DENİZDEN SAĞ ÇIKAN ÖYKÜLER” Kitabında, “Balığa Gel” isimli öyküsü yayımlandı.
2013 – Kurşun Kalem Edebiyat Dergisinin düzenlediği yarışmada “SAVRULUŞLAR” isimli öykü dosyası yayımlanmaya değer görüldü. Ekim 2014, “SAVRULUŞLAR” öykü kitabı yayımlandı.
Kasım 2014, 37 Yazardan Soma’nın Öyküsü “ÖLÜM VARDİYASI” isimli kitabın oluşumuna katıldı. 25 Şubat-11 Mart 2016 Köln-Almanya Interkulturellle Litaratur und Kultur e.V. (Edebiyat dernegi) olarak  ÖLÜM VARDİYASI-Soma’nın Öyküsü söyleşilerine katıldı.
Eskişehir Sanat Derneği 2014 Eskişehir Sanat Ödülleri – “Öykü Ödülü”
Eto Sanat Galerisi, Kişisel Resim Sergisi - 27 Ocak 2017/17 Şubat 2017
Prag 1. Uluslararası Sanat Sempozyumu - 20-26 mayıs 2017
DÜNYA SANAT GÜNÜ 2017 - UPSD ESKİŞEHİR ONUR ÖDÜLÜ
Eskişehir’de yaşıyor.


SOHBET:


Münevver hanım, bilindiği üzere sanat; ses, söz, madde ve hareketin bediî-estetik tasarım ve kaygılarla insanlarda öte duygusu uyandırarak bir güzelliğe ulaşmak amacındadır. Siz, sanatın iki alanında da insanları nice güzelliklere kavuşturmaktasınız. Resim ve öykülerinizle beğeni toplamaktasınız. Önce resimden başlayalım.
Resim alanında yağlı boya, pastel, akrilik ve ağırlıklı olarak suluboya tekniğini tercih etmenizin nedenleri nelerdir? Suluboya tekniğini kullanarak ortaya koyduğunuz resimlerde şiirsel bir anlatım görülmektedir. Plâstik sanat dalı resim ile söz sanatı şiirin ahengini nasıl buluşturmaktasınız? Resimlerinizdeki şiirselliği ve seçtiğiniz konuları izah eder misiniz?

Öncelikle teşekkür ederim.Teknik olarak suluboyayı tercih başlangıcım atölye yerine evde çalışma zorunluluğumdan doğdu. Resim öğretmeni olarak çalışmam, diğer uğraşlarım ve koşullarım ev içinde veya dışında bir atölyeye uygun değildi. Suluboya her ortamda çalışabileceğiniz bir teknik. Sonrasında suluboyayı çok sevdim ve resim dilim oldu. Daha önceki söyleşilerimde de söylediğim gibi sanat öyle bir şey ki, siz onu seçtiğinizi sanırken onun sizi seçtiğini fark edersiniz. Size yalnızca onu beslemek, büyütmek ve ona hizmet etmek düşer. Sanırım sanatçıyı diğerlerinden ayıran ve yapılanı sanat kılan da bu bilinç dışı akışı, emek vererek bilinçle geliştirmektir.
Pek çok kişinin de söylediği gibi resimlerim şiirsel mi bilmiyorum. Aynı şey öykülerim için de söyleniyor. Bu bilinçli yaptığım bir şey değil. Konular da öyle… Bir ahenk varsa bu daha önce de söylediğim gibi içsel bütünlükten geliyor sanırım.

Pek çok sergi açtığınızı bilmekteyiz. Açtığınız kişisel ve karma resim sergilerinden bahseder misiniz?
Değişik illerde on bir kişisel ve tam sayısını bilemediğim yüzden fazla karma sergim oldu. Son kişisel sergim 2017 Eskişehir Ticaret Odası Sergi Salonunda yer aldı.
Resimlerinizde olduğu gibi öykülerinizde de şiirsel bir anlatımın varlığından bahsedebiliriz.

Savruluşlar adlı öykü kitabınızın oluşumu, konuları ve içeriği hakkında neler söylersiniz?

Aslında yazdıklarımla yayımladıklarım aynı ölçekte değil. Hep söylediğim gibi yayımlama konusunda çok girişken değilim. “SAVRULUŞLAR”, Kurşun Kalem Edebiyat Dergisinin açtığı öykü dosyası yarışmasında “yayımlanmaya değer ödülü” kazanarak Nezih-Er Yayınları tarafından basılmasaydı belki hâlâ çıkmayacaktı. Kitapta adıyla bütünlük taşıyan öyküleri bir araya getirmeye çalıştım. Genelde kadın ağırlıklı konular öykülerimde ana izlek. Şiirsel anlatım ise önce de söylediğim gibi farkında olmadan uyguladığım bir anlatım dili.

Bir öykü yazarı olarak Türk hikâyeciliğinin tarihsel süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Türk hikâyeciliği şu anda nasıl bir yerde durmaktadır?

“Hikâye” insanın gördüklerini, yaşadıklarını, duygularını anlatma; başkalarının anlattıklarıyla da kendi içindekileri-dışındakileri öğrenme ve kendi duygularını ölçme isteğinden doğdu belki de… Türk hikâyeciliği de çok eski zamanlardan beri masallarla, destanlarla, sözlü hikâye geleneğiyle çok zengin bir geçmişe sahip. Tanzimatla birlikte tercümelerle dünya edebiyatına açılan kapıyla yazarlarımız batılı anlamda öykü ile tanışınca, günümüz Türk Öykücülüğünün de temelleri atılmış oldu. İlk hikâyelerde Binbir Gece Masalları ve Kıssadan Hisse tadı hissedilse de II. Meşrutiyet sonrası toplumsal ve siyasal konular hikâyelerde görülmeye başladı. Dünyada yaygın Maupassant tarzı “olay öykü”lerle birlikte Cumhuriyet Dönemi 1930’lar sonrası, olayı değil; anın herhangi bir kesitini anlatan, duygu ağırlıklı Çehov tarzı “durum öyküleri” en güzel örneklerini verdi. Hayâlleri, gerçek üstü durumları, insanın iç dünyasını yansıtan; dünyadaki önemli temsilcisi Franz Kafka olan modern öykü ise günümüz Türk öykücülüğünde önemli yer tutuyor. Genellikle felsefî bir dille insan çıkmazını, kişisel, sosyal ve toplumsal sorunları ele alan, dili kullanışıyla da öne çıkan günümüz öyküsü çok değerli öykücüleriyle altın çağını yaşıyor bence.

Türkiye çapında başlattığınız ‘’OKU-BIRAK’’ kampanyası hakkında bilgi verir misiniz? Kampanya hangi aşamalardan geçti? ‘’OKU-BIRAK’’ kampanyasının son durumu nedir?

08 Aralık 2011 günü ilk on kitabımı etiketleyerek ve iç kapağa kısa bir açıklama yazıp, tramvay duraklarına bırakarak başlattım OKU-BIRAK projesini. Bu projeye karar verişim ise çok daha öncesi…
Çok okuyan ve çok kitabı olan birisi olarak pek çoğumuz gibi -geri vermeleri koşuluyla- çevremdeki herkese neredeyse zorla kitap verip okutmak ve armağan etmek dışında, kitabıma el konulması beni en çok kızdıran şeydi. Çünkü kitaplarım kimselere veremeyeceğim, her şeyimin ötesinde kıymetlilerimdi…Ta ki çok sevdiğim bir arkadaşımın polisiye kitaplara meraklı lise öğrencisi kızına benim de o yıllarımdan kalma Agatha Christie kitaplarımı topluca armağan edişime kadar. Benim için yeni bir kitap alıp armağan etmekten çok daha öte bir şeydi bu. Uzun bir süre sonrasında herhangi bir dönüş olmayınca dayanamayıp arkadaşıma kızının kitapları beğenip beğenmediğini sorduğumda, aldığım cevap kafama koca bir taş olarak düştü… Kızı: “Anne bu kitapların dili çok eski!...” demiş. Kitapların dili eskir mi??? Bu eskime kitabı değersiz mi kılar? Yüzyıllardır değerinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze gelen ve geleceğe de kalacak olan onca yazar, onca kitap ne peki?... Düşündükçe anladım ki haklıydı. Eskiyen kitap değil; onun yazıldığı dildi. Dil durağan değil; yaşayan bir öğe ve sürekli değişiyor. Bana da o yaşlarda babamın gençlik yıllarında basılmış kitaplarının dili eski geliyordu… Aynı ülkenin kültürleri olmamıza karşın Osmanlıcayı bugün kaç kişi okuyor ve anlıyor? Kütüphaneler, özel tutkunları ve koleksiyoncular dışında, kitapları okunur kılan güncel dile uyarlanmış yeni basımları değil mi?
Ben kitaplarımı değerli kılıp, bir koleksiyoncu gibi kitaplığımda saklarken onları ölüme mahkûm ediyormuşum da haberim yokmuş. Oysa o görev kütüphanelerin görevi… Kitaplığımızda sakladığımız kitapların kimseye faydası yok. Evet; hepimizin dönüp dönüp okuduğumuz ve asla vazgeçemediğimiz, kimselere veremeyeceğimiz kitaplarımız var ama pek çoğunu da bir daha geri dönüp okumuyoruz. Bizim yapacağımız, –dili eskimeden- o bir kere okuyup bıraktığımız ve bir daha okumaya sıra gelmeyecek kitaplarımızı olabildiğince çok kişinin okumasını sağlamak.Bu paylaşım belki de birçok kişinin düşüncelerinde, yaşamında pek çok şeyi değiştirecek; o kitap sayesinde nice kitapların peşine düşecek yeni kitapseverler oluşacak… Okuyan bir toplum olmamızda etken olarak daha aydınlık bir gelecek getirecek… Az şey mi?
Projeye o an karar verdim… Başladığımda destekleyen dostlarımın yanında, “Boş ver; bu topluma yaranılmaz! Kitaplarına yazık olur, kaybolur; alır götürürler, geri gelmez, hurdacılara gider…” gibi birçok eleştiri de aldım. Oysa ben tüm bunları göze alarak yola çıkmıştım. Zaten kitaplarımın geri gelmesi gibi bir beklentim yoktu. Onlar bana olan görevlerini yaptılar; kaybolsunlar. Bu kayboluşta en az bir kişinin okuma ihtimali için bile değer. El koyanların evinde gören başkalarının okuma ihtimali bile benim evimde sıkışık raflarda unutulmasından iyidir.
Projeye kitapları duraklara bırakarak başlamamın nedeni öncelikle bir algı yaratmak içindi. Başından beri hayalim kitapların özgürce paylaşıldığı “AÇIK KİTAPLIKLAR” kurmaktı.
Projeyi duyurmada ve yaygınlaşmasında sosyal iletişim ortamından çok yararlandım. Facebook’da kurduğum “OKU-BIRAK GRUBU” projenin tüm ülkede ve dünyada duyulmasını ve tanınmasını sağladı. Yola çıkarken “BU PROJE HEPİMİZİN” diye yola çıktım. Hep söylediğim gibi bu projeyi ben bulmadım. Dünyada pek çok ülkede insanların okudukları kitapları bulundukları yere bırakmalarıyla zaten doğal bir uygulama var. Ülkemizde de pek çok iyi niyetli güzel insan ve kurumlar bunu uygulamayı denemiş ama sistemleşmediği için yürümemiş.
Benim yaptığım: “BU KİTAP HERKESİN. OKU-BIRAK, BİR KİTAP DA SEN BIRAK” etiketi ve sloganıyla bu projeyi sistemleştirerek kalıcı hale getirme çabası. İlk açık OKU-BIRAK kitaplıklarını Eskişehir Esnaf Sarayı AVM’de yürüyen merdivenlerin yanındaki sütunların arkasında kurduk. Alt bölümü çocuklarımız için çocuk kitaplarına ait. Kitaplığın oluşturulması ve ilk kitapların sağlanmasındaki yardımları ve duyarlılıkları için Esnaf Sarayı yönetimine; tüm yüce gönüllülüğü ve özverisiyle kitaplıkla ilgilenen, gelen kitapları tasnifleyip etiketleyen Hakkı Coşkun arkadaşımıza çok teşekkür ediyorum. Çok mutluyum ki kitaplığımız sürekli dolup boşalıyor.
Sonrasında proje, gerek Facebook’taki OKU-BIRAK GRUBU, gerekse uygulamaları gören ve sevip benimseyen duyarlı insanlar ve kurumlarca tanındı, uygulandı… Uygulama tüm ülkede yaygınlaştıkça projenin başlangıcını bilmeyen; ‘Münevver İzgi’ adını ve Oku-Bırak grubunu hiç duymamış, yalnızca uygulanmış örneklerini görmüş okul, kişi ve kurumlarca da sevildi, benimsendi ve uygulanmaya başladı. Adını kimi OKU-BIRAK, kimi “AL GÖTÜR - OKU GETİR” veya başka bir şey koydu… İsim önemli değil; önemli olan projenin özde benimsenmesi ve uygulanmasının kalıcı şekilde yaygınlaşmasıydı. Şimdi pek çok yerde kitap paylaşımları yapılıyor; ilgi ve sevgi görüyor… Halkın, özel veya resmi kurumların projeye sahip çıkmaları ve günden güne yaygınlaşması en büyük mutluluğum!

Eskişehir, kültür ve sanatın yoğun olarak yaşandığı bir kent olarak tanınmakta ve bilinmektedir. Sizce bu algı ne kadar doğrudur? Eskişehir’de yapılmakta olan sanatsal ve kültürel etkinliklerin dağınıklığı birbirinden iletişimsizliği nasıl disipline edilebilir?

Bu algının doğru veya yanlışlığını sorgulamak ayrı bir konu ama özellikle günümüz karmaşasında bir kentin bu değerlerle anılması bile çok güzel ve değerli. Yapılan güzel şeylere sahip çıkmak ve çoğalması-gelişmesi için çaba harcamak sen-ben tartışmalarından öte sanat ve kültür için emek vermek çok önemli. Dağınıklık ve iletişim eksikliği konusunda katılıyorum. Ne yazık ki farklı görüşleri bir zenginlik olarak görmeyi öğrenmedikçe, yalnızca benim düşüncem doğrudur mantığıyla diğerlerini yok saymaya devam ettikçe bu sorunların çözülmesi de imkânsız görünüyor. Öncelikle bu konuda daha geniş açılı düşünmeyi öğrenmemiz gerekiyor kanısındayım.

Sanat hayatınıza resim ve öyküyle mi devam edeceksiniz? Başka sanat dallarında da eserler vermeyi düşünüyor musunuz? Sanatta ulaşmak istediğiniz hedef nedir?

Hayatın bana öğrettiği en önemli şeylerden birisi de fazla hesaba kitaba gelmediği.Siz bir hedef koyarsınız; sonra bir bakarsınız ki bambaşka bir yerdesiniz… Şimdiye kadar açtığım çeşmelerimden resim ve öykü doldu testilerime. Belki birazcık da şiir. Bunun dışında kana kana içtiğim öğretmenliğim de var. Sonra dostluklar… Artık genç değilim ama ömrüm yettiğince sırada bekleyen -belki henüz varlıklarının bile farkında olmadığım- çeşmeler beni bekliyor.  Belki de hiçbiri. Çeşme sandıklarım yalnızca bir yanılsama. Bilemem… Yalnız şu var ki, sanatı hayatınızın dışında bir hayat olarak görmeye başladığınızda tek kanatlı bir kuşa dönersiniz. Hayat eğrisiyle doğrusuyla bir bütün ve siz o bütünün içinde yol alırsınız. Gücünüzün yettiği-gidebildiğiniz yere kadar. Hayat sizi nereye götürürse…Sanat da içinde.