2.12.2018 16:13:12 1119 Okunma

“Türk Edebiyatı popülaritenin altında ezilmiş durumda”

Rukiye Özdemir öyküleri ‘’Kırmızı Ruj’’ adıyla kitap hâlinde yayımlanarak okuyucusunun beğenisine sunuyor. Yazar, öyküleriyle ilgili olarak kitabın girişinde belirttiği ; ‘’ …kremalı bisküvi tadında… ‘’sözüyle üslûbu hakkında da ipucu vermektedir.
Onun öykülerini okuyanlar bu tanımın ne kadar yerine olduğunu göreceklerdir. Şaşırtıcı, düşündürücü ve çarpıcı bir ifadeye sahip olan bu öyküler, okuyucuyu daha fazla hayal kurmaya ve daha fazla düşünmeye kapılar aralamaktadır. Yazarın; ‘’ Boş Beşik’’ adlı öyküsü sadece;  ‘’ Hastane odasında gözümü açtığımda “hoşça kal” diyebildim.’’ Cümlesinden ibarettir. Burada her söz ve tamlamayı sorguya çekmek görevi okuyucuya bırakılmakta, düşünmenin özgür ve sınırsız vadisini güzelleştirmek kendisine ödül olarak verilmektedir. Yazar ise bu güzelliğe vesile olmanın mutluluğunu tatmaktadır.
 Yazar, Kırmızı Ruj’un ön sözünde ; ‘’ Sevgili okur arkadaşlarım, kardeşlerim, büyüklerim, küçüklerim, dostlarım, akrabalarım, hâlâlarım, teyzelerim, amcalarım, dayılarım, kuzenlerim… Çayın yanına çıtır çerezlik, atıştırmalık öyküler yazdım sizin için.Yazmak hayata bırakılan en güzel izlerden biridir. Hayata iz bırakmanız dileğiyle… ‘’ diyerek yazma amacını açıklamaktadır.
    Kısa öykü, Türk edebiyatında bir edebî tür olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında görülmeye başlar. İlk örnekler Tanzimat dönemi yazarlarına aittir. Kısa öyküler; bir olayı değil, günlük hayatın her hangi  bir  kesitini   ele  alır. Klâsik öykülerde bulunması gereken özelliklere bağlı kalınmaz. Serim,  düğüm,  çözüm plânına  uyulmaz.  Belli  bir  sonucu  da  yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere  yer  verilir;  fikre  önem   verilmez,  kişiler  kendi  doğal  ortamlarında  hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne  bırakılır .Güzel yazma her şeyin başında gelir.
  Kısa öykü yazma çalışmaları özellikle 1990’dan sonra geniş bir okuyucu kitlesi tarafından sevilerek okunmaktadır.
   Rukiye hanımefendinin kitabında yirmi yedi öykü bulunmaktadır. Bunlardan; bir (1) cümlelik üç, iki cümlelik iki (2) ve üç cümlelik bir (1) öyküdür. Öyküler; sade, anlaşılır ve edebi sanat yapmak kaygısından uzak bir dille, kendi örgüsü içinde tutarlı ifadelerle ele alınmaktadır.
    Rukiye Özdemir’in  öykülerinin sevilerek okunacağını inanıyorum.
Bu haftaki sohbetimizi farklı üslubu, değişik anlatımıyla Rukiye hanımla gerçekleştirdik.


......


RUKİYE  ÖZDEMİR ÖZGEÇMİŞ

   3 Aralık 1984 Bilecik Söğüt Çaltı doğdu. İlkokulu Çaltı İlköğretim Okulunda, ortaokul ve liseyi Söğüt Anadolu Lisesinde okudu. Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü ön lisans bölümünden mezun oldu. Mezuniyetinden bu yana tarla, fabrika, reklam ajansı, baskı merkezinde çalıştı. Şu an matbaada çalışmaya devam ediyor.
Evli ve bir kız çocuk annesidir.


 


.........


               
RÖPORTAJ;
                                                                                                                      
       Rukiye Hanım, geçen yıl yayımlanan ‘’Kırmızı Ruj’’ adlı kitabınızla okuyucularınıza  ‘’…kremalı bisküvi tadında…’’ öyküler sunmuştunuz. Değişik ve farklı üslubunuzla Türk öykücülüğüne yeni bir renk katmıştınız. Öykü yazmaya nasıl başladınız? Neyi amaçlayarak yazıyorsunuz?

       Bizim oralarda kız çocukları pek konuşturulmazdı. ‘Sen sus’, ‘çok konuşma’ gibi emir cümleleri ile büyüdük. Dolayısıyla yaşadıklarım içimde kaldı. Bir şekilde içimdekileri dökmem gerekiyordu. Lise yıllarlında şiirler yazmaya başladım. Hayata karşı isyandan.  Daha sonra bu şiirler düz yazıya dönüştü. Sevgili Aydın Şimşek’ten Yaratıcı Yazarlık Atölyesinde ders aldım. Ortaya öykülerim çıktı.
   Kırmızı Ruj, ‘…kremalı bisküvi tadında…’ çünkü, çay molası vermek gibi. Öğle vakti bir saat şekerleme yapmak gibi. Okurken eğlenmeyi, eğlendirmeyi , okuduğumun içinde yaşamayı ve yaşatmayı , bir yerlerde saklı kalmış hayatları  ortaya çıkarmayı seviyorum.

‘Kırmızı Ruj’ kitabınız hakkında bili verir misiniz? Hangi konuları işliyorsunuz? Konularınızı kurmaca yoksa gerçek hayattan mı seçiyorsunuz?

   Kırmızı Ruj tek kelimeyle samimi bir kitap. Kimse yaşadıklarını cesaretle anlatmaz. Bu yüzden tam bir kadın kitabı. Kadınlar biraz daha ses çıkarsınlar diye. Özgürce kırmızı rujlarını sürebilsinler diye.
   Öykülerimin  bir çıkış cümlesi vardır. Sonrası biraz gerçek biraz kurmaca. Her kurmacanın biraz gerçeklik payı vardır. Bence kurmacayla bir öyküyü her zaman bitiremeyebilirsiniz. Gerçeklerle desteklemeniz gerekir.
    Kadın erkek ilişkileri de derin bir kuyu. O kuyudan ne kadar su çekebilirseniz o kadar yazabilirsiniz. Bir gün kuru fasulye ile konuşuyorum, bir gün masadaki kızarmış hindiyle. Konu sıkıntısı çekmiyorum yani.
  Öykülerinizi nasıl bir ortamda yazıyorsunuz? Etkilendiğiniz yazar var mıdır?
     Her yerde uyuyabiliyorsam; koltukta, otobüste, masada, her yerde de yazabiliyorum. Aklıma gelen cümleleri, karşılaştığım olayları, gördüklerimi, bir şarkı dinlediğimde hissettiklerimi not alıyorum daha sonra harmanlıyorum. Son şeklini alana kadar da kafamın içinde rahat durmuyorlar .
   Hasan Ali Toptaş’ı beğenerek okuyorum. ‘Kuşlar Yasına Gider’ kitabını okurken, kitabın içinde yaşadığımı hissettim ve uzun süre etkisinden kurtulamadım. Moyan’ın ‘Değişim’ adlı kitabı çok etkilemişti. Zaman kurgusu çok iyi. Kafka’nın öyküleri çok merak uyandırıcı. Bunun yanında sosyal medyada binlerce beğeni almış bir kitabı alıp birkaç sayfa okuyup bıraktığım da oluyor.
    Türk öykücülüğünü geldiği seviye itibarıyla değerlendirebilir misiniz?
    Türk öykücülüğü değil de, Türk Edebiyatı olarak bakmak istiyorum. Maalesef Türk Edebiyatı popülaritenin altında ezilmiş durumda. İnanıyorum ki bir gün kaliteli edebiyat hak ettiği karşılığı bulacaktır. Bu popülariteyi iyi kullanan yazarlar da var. Çeşitli dergilerden takip ettiğim. Krema tadında…

   Klasik bir öyküde; yer, zaman, kişiler ve olayın bulunması şart iken sizin öykülerinizde bu unsurlara dikkat edilmediğini gözlüyoruz. Bunun sebebi nedir? Size göre öykü nedir?

    Ben kalıplarda yaşayan biri değilim. Ben nasılsam öykülerim de öyle. Eğer ben yazdığım öyküde yaşayabiliyorsam, kendimi karakterlerin yerine koyabiliyorsam ve etkisinden kurtulamıyorsam benim için olmuş demektir. Bence bir tane doğru yoktur, olmamalı da. Öykülerim de öyle, okuyucuyu içine alıyorsa, orda yaşatıyorsa bence olmuştur.  Zamanı, mekanı, olayı zorlamıyorum. Kendiliğinden geliyor bazen.
   Bir öyküde olayı anlatırken zaman çok önemli değilse zorla kullanmaya çalışmıyorum. İlle de olacak diye bir şey yok. Çünkü bir şeyleri zorla yazmaya çalışırsam, iğretilik ortaya çıkıyor. Zaten gerekiyorsa bir kelime de anlatılır bir paragrafla da. İki kere ikinin dört ettiği de olur beş ettiği de. Dört ettiği zaman kimse ses çıkarmıyorsa, beş ettiği zaman da ses çıkarmamalı.

    Bir öykünüzü bizimle paylaşabilir misiniz?
     
 Sizlerle ‘Hasibe Abla’ adlı öykümü paylaşmak isterim:
   Eskiden; tatil beldelerinin yazın akın eden tatilciler yüzünden haritada çökeceğine, posta kutularının mektupları yer altından kanallarla ulaştırdığına ve balonların bizi diyar diyar gezdirdiğine inanırdım. Ha bir de fırtına çıktığında savrulup bilmediğim bir zaman dilimine gideceğime…
Allah biliyor ya çok gitmek istedim. Ama bir türlü gidemedim. Allah’ın bilmesi yetmedi. Hiçbir zaman eylem dökemedim.
   Mahallede bir Hasibe Abla vardı. Hafiften eserekli.  Eserekliliği ne zamandan, kimden kalmış kimse bilmiyordu. Sabah kalkar kalkmaz kapının önüne otururdu. Akşama kadar, sokaklarda kimse kalmayıncaya kadar otururdu. Su bile içmeden… Sağdan soldan takılanlar olurdu. ‘Kız Hasibe kimi bekliyorsun?’ diye. Kimseye cevap vermezdi Hasibe Ablam. Yağmur çamur dinlemez kapının önünde otururdu.
Hasibe ablamın bir de kardeşi vardı. Hayriye abla. Evliydi o. Kaç kere kendi evine götürmek istemişti de gitmemişti. Hayriye Abla haftada üç gün gelir iki-üç saat içinde çocuklar okuldan gelene kadar, evin bütün işlerini görür, yemek yapar giderdi. Bütün ev dediysem de iki göz oda. Giderken de ‘aman ha, gözünüz üstünde olsun’ derdi.
   Bir gün yine kapının önünde otururken şiddetli bir fırtına çıkmıştı. Herkes can havliyle korunaklı yerlere kaçmaya çalışırken, Hasibe Ablam kalktı yerinden. Yolun ortasına doğru geldi. Kollarını iki yana açtı, gözlerini kapatıp bir şeyler mırıldandı. Bu yaptığına kimse bir anlam veremedi. Yıkandığını düşünenler bile oldu. Hiç kimse onun bu fırtınada uçup gitmek istediğini anlamadı. Fırtına bitmişti. Gözlerini açtı hâlâ aynı sokakta. Hâlâ karşı komşusunun camdaki çiçekleri. Hâlâ köşedeki bakkal, bakkalın yanındaki fırın. Kollarını indirdi. Yaşadığı hayal kırıklığı üzerinden damla damla akıyordu. Yığıldı kaldı olduğu yere. Arabaların önüne. Arka arkaya çalan kornalar umurunda değildi. Komşular yetiştiler. Zorla kaldırıp kapının önüne oturttular. ‘Ah be yavrum, niye böyle yapıyorsun?’ diye soranlara bir şey demedi. Kimse sesini duymadı.
Mahalledeki bir çok kişi, ben dahil, Hasibe Ablamın sesini bilmeyiz. Duymadık çünkü. Hiçbirimizle kelam etmişliği yoktur. Neye benzer ki? Tok mudur, cılız mıdır? Güzel şarkı söyler mi? Telefondan nasıl gelir? Fırından ekmek alırken nasıl söyler? Heyecanlanınca titrer mi? Kızınca nasıl olur? Bütün bu soruların hiçbirinin cevabını bilemedik biz.
Bir gün oturdum Hasibe Ablamın yanına, aslında en iyisini sen yapıyorsun dedim. Kimseye karıştığın ettiğin yok. Tepki vermedi. O gün ben de akşamı ettim onunla. Anlattım da anlattım. Sordum da sordum.
Birinin benimle evlenmek istediğini ama ona güvenmediğimi, bu yüzden babamın her akşam evde kavga çıkardığını anlattım. Nasıl da evde fazlalık haline geldiğimi ve bu hissin beni güvenemediğim birinin kollarına nasıl ittiğini anlattım. Bununla beraber evden gitmek istediğimi ama bir türlü cesaret edemediğimi anlattım. Evden ayrılacaktım da nereye gidecektim. Hiçbir fikrim yoktu. Hasibe Abla da ağzını açıp tek laf etmiyordu zaten.
Benim yerimde olsaydın sen ne yapardın Hasibe Abla? Nereye giderdin? Gitmek ister miydin? Sen nasıl çözüm bulurdun? Hiç aşık oldun mu? Aşık oldun mu diye sorunca bir an dönüp yüzüme baktı, ifadesi değişmeden. Ama yine cevap vermedi.
Son günlerde Hasibe Ablam, kapının önüne bir bavulla inmeye başladı. Öyle bavulunu yanına koyup oturuyordu. Hayriye Abla dahil kimseye bir şey dememişti yine. Bavulun sapını sıkı sıkıya tutmuştu. Sanki biri alacakmış gibi. Oysa kimse yaklaşamıyor ki yanına. Uzaktan laf atıyorlar sadece. Serseriler bile ‘Kız Hasibe, bavulu benim için mi topladın?’ Deyip gaza basıp kaçıyorlardı.
Belki de Hasibe Ablam seçmedi böyle olmayı. O da herkes gibi normal bir hayat sürmek istemez miydi? O da isterdi insanların içine karışmayı. Yemeğini kendi yapmayı. Kimseye emanet edilmemeyi. Koca insan zoruna gitmez mi başkalarına emanet edilmek. Gider tabi. Hayriye Abla da ne yapsın. Anca içi öyle rahat ediyor.
Kaç gün  o bavulla oturdu Hasibe Ablam. Bir gün yerinden kalktı. Bavulu yolun ortasına getirip içini açtı. İçindekileri tek tek çıkardı. Mektuplar, resimler, kitaplar, kıyafetler… Belli ki hatırası var. Yolun ortasına boşalttı. Bütün mahalle başına toplandı. Tabi ki araya mesafe koyarak. Acımadı hiç birine. Tek seferde yaktı bütün geçmişini. Ardından bütün var gücüyle, konuşmadığı yıllara inat hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yüreğine sakladığı tonlarca gözyaşı, içindeki yangını söndürmeye yetmemiş belli ki.
Hasibe Ablamın sesini maalesef ağlarken duyduk. Gülerken, konuşurken, şarkı söylerken değil de ağlarken duyduk. Aslında ne de güzel sesi varmış. Hani şarkı söylese yanına oturup bir yetmişlik açıp içersin. Masal anlatsa yüz yıllık uykuya dalarsın. Konuşsa evren susup onu dinler.
Hasibe Ablam hıçkıra hıçkıra ağlarken, bavulundan çıkardığı geçmişi kül olmuştu bile. Kimse yaklaşamadı yanına. Arabalarından laf atıp kaçan serseriler bile. ‘Ah be yavrum, nihayet çıkardın yüreğindeki küfü’ dedi teyzenin biri.
Az önce bütün geçmişini yakan Hasibe Ablam bir anda yerinden kalktı ve ‘hadi’ dedi ‘hadi, herkes evine. Sinema oynamıyor burada.’

    Yeni öyküleriniz hakkında bilgi verir misiniz? Farklı denemeleriniz var mı?
   Yeni öykülerim daha sağlam, daha güçlü, kurgusu daha iyi. Bunu bir nevi Kırmıza Ruj’a borçluyum. Çünkü benim yolumu açtı. Yeni öykülerimin beni daha iyi anlattıklarına inanıyorum. Her öykümde mutlaka benden bir parça var. Karakterlerden, mekanlardan çıkamadığım oluyor. Bu da beni mutlu ediyor.
  Kırmızı Ruj’u çıkardığımda anneme kitap gönderirken ona ‘babaanneme söyle bunların hiçbiri benim başıma gelmedi’ diye söylemesini tembihlemiştim. Yeni kitabımı gönderirken bu sefer anneme de ‘bunları da ben yaşamadım’ demem gerekecek.
    Farklı tür olarak mektup yazıyorum. Mektup örnekleri okuyorum. Mektupların da samimi olduğunu düşünüyorum.