10 Mart 2019 Pazar 1214 Okunma

Yazar Ahmet Taşçıoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdik.“Ben yaptım oldu mantığıyla kitap bastıranlar da var”

AHMET TAŞÇIOĞLU ÖZGEÇMİŞİ


11 Temmuz 1954 Tarihinde Bozüyük’te doğan Ahmet Taşcıoğlu 1976 yılında girdiği Yıldız Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü 3. sınıfından ayrıldı.
  Üniversite yıllarında başladığı memuriyete 1985 yılında tayin yaptırdığı memleketi Bozüyük’te devam etti.
Bu arada Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi.
Bozüyük Belediyesinde aktif görevinin yanı sıra Beş yıl Belediye Kültür Sanat Faaliyetlerinin sorumlusu olarak görev yaptı.
2004 yılı Haziran ayında Bozüyük Belediyesinden emekli oldu. Bundan sonra ertelediği edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi.
2004 yılı içinde Eskişehir Sanat Derneğinde Yazar Orhan Aydın yönetiminde düzenlenen öykü atölyesi çalışmalarına katıldı.
’GÖZLER’ öyküsü Eskişehir Sanat Derneğince düzenlenen ayın öyküsü yarışmasında birinci oldu.    31 Mart 2005 tarihinde düzenlenen Eskişehir Öykü Günleri yarışmasında ‘CAN’ adlı öyküsüyle ikincilik ödülü aldı. 2006 Yılında Eskişehir Yunus Emre Şiir Buluşmaları kapsamında yapılan şiir yarışmasında ‘YASAL BİR ÖLDÜRME İSTEĞİ’ adlı şiiriyle mansiyon aldı.
Öykü ve şiirleri, internetteki çeşitli edebiyat siteleri ve edebiyat dergilerinde yayınlanmaktadır.
‘’Gözler’’ adını verdiği 12 öyküden oluşan ilk öykü kitabı 2007 Nisan ayında yayınlanmıştır.
26 Ocak 2016 Tarihinde Eskişehir Toplum ve Sanat Derneği tarafından Ahmet Taşcıoğlu için bir tanıtım ve vefa gecesi düzenlenmiştir.
‘’beş kala mavi’’ Adını verdiği Şiir kitabı 2016 Nisan ayında yayınlanmıştır.
Bir dönem, altı ay kadar Eskişehir yerel gazetelerinden Yen Gün Gazetesinde Genel Yayın Yönetmenliği, Köşe Yazarlığı ve sayfa düzeltmenliği yapmıştır.
11-14 Mayıs 2017 Tarihinde yedincisi düzenlenen Eskişehir-Tepebaşı Belediyesi Uluslararası Eskişehir Şiir Buluşmalarına katılmıştır.
‘Sığmaz ki Tekerlekli Sandalyeler Patikalara’’ Yazarın İkinci Öykü, toplamda üçüncü kitabı Ekim 2017’de yayınlanmıştır.
Eskişehir de aralıklarla beş dönem Öykü Atölyesi yönetmiştir. En son geçen yıl ETOS bünyesinde yönettiği Öykü Atölyesine katılan sekiz yazarın üçer öyküsünü olmak üzere toplam yirmi dört öyküden oluşan ETOS ÖYKÜ SOKAĞI adlı Öykü kitabı basılarak okuyucu ile buluşması sağlanmıştır.Yönetimini üstlendiği altıncı Öykü Atölye çalışması ETOS bünyesinde halen çalışmalarına devam etmektedir.
Yurt içinde birçok kitap fuarına katılan Ahmet Taşcıoğluşiir ve öykü çalışmalarına yaşamını sürdürmekte olduğu Eskişehir’de devam etmektedir. Bu arada bir novella yazımını sürdürmekte olup, ayrıca bir roman yazımının çalışmalarına başlamıştır. Yazarlık ve şairliğinin yanı sıra başka yazar ve şairlerin şiir, öykü ve roman türündeki kitap dosyalarının editörlüğünü de yapmaktadır.


Sohbet:


 


Ahmet Bey, edebiyat dünyasına öykü yazarı olarak girdiniz. 2007’de ‘’Gözler’’i, 2017’de de ‘’Sığmaz ki Tekerlekli Sandalyeler Patikalara ‘’ adlı kitaplarınızı yayımladınız. Her iki kitabınızda geniş bir okuyucu kitlesi tarafından beğeniyle karşılandı. Siz, öykülerinizin konularını gerçek hayattan mı alıyorsunuz, yoksa kurmaca olarak mı yazıyorsunuz? Mevcut 32 öykünüzün konularını genel anlamda değerlendirir misiniz?
Ben edebiyata şiirle başladım. 2004 Senesinde Eskişehir Sanat Derneğinde Yazar Orhan Aydın’ın moderatörlüğünü yaptığı öykü atölyesine katıldım. Bu atölyeye katılan çok değerli arkadaşlarımın hepsi yazarlığa adımlarını attılar. Ben de oradan aldığım bilgileri değerlendirerek ilk öykülerimi yazmaya başladım. İlk kitabıma adını veren Gözler öyküsü benim ilk öykümdür. Gözler hayatın içinden olmakla beraber tamamen kurgudan oluşmuştur. Benim öykülerimde Anadolu insanını, onların yaşadığı sıkıntıları, üzüntüleri, aşkları, sevinçleri mutlulukları, kısacası insanı ve insan hayatını gözlemleyebilirsiniz. Benim öykülerimin bazıları gerçek hayattan esinlenerek bazıları da tamamen kurgu olarak yazılmış olsa da hemen hepsi insana ve insanın yaşamına dayanmaktadır. Aslında bütün öykülerin temelinde insan ve yaşamlarından kesitler vardır.
Öyküyü kısaca tarif edersek: Öykü, insanların yaşamlarından kesilip alınmış ve bir edebi dille anlatılmış yaşam kesitlerinden oluşmaktadır. Bu anlatımlarda olay ya da durum dile getirilmektedir.
Benim öykülerimde genellikle insanların olaylar ve durumlar karşısında yaşadıkları ruhsal ve psikolojik durumları işlenmektedir. Öykülerimde insanların iç dünyalarına girmeyi, onların kederlerini, hüzünlerini, mutluluklarını, sevinçlerini, neşelerini paylaşımlarını dile getirmeye çalışıyorum. Bunu yaparken de bir üst dil, yazı dili kullanmaya gayret ediyorum. Konuşma dili ile yazı dilinin farklı olduğunu düşünüyorum.
Öykülerinizi nasıl bir ortamda yazıyorsunuz? Etkilendiğiniz yazar var mıdır? Türk öykücülüğünü geldiği seviye itibarıyla değerlendirebilir misiniz? Bir öykü yazarı olarak Türk hikâyeciliğinin tarihsel süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Türk hikâyeciliği şu anda nasıl bir yerde durmaktadır?
Ben öykülerimi evimde, çalışma odamda ve genellikle geceleri yazıyorum. Gece el ayak çekilip ev ve şehir sessizliğe gömüldüğünde ve yalnız kaldığımızda yazı ile olan serüvenimiz başlamaktadır.  Yazı, yalnızken yazılır diye düşünüyorum. En azından ben öyle yazıyorum. Öykülerimin konularını gözlemlerimden, okuduklarımdan ve izlediklerimden seçiyorum. Aslında her yaşam öyküler zincirinden oluşan bir bütündür diye düşünüyorum. İyi gözlediğinizde her insanın her anı ayrı bir öyküyü bünyesinde barındırmaktadır. Önemli olan o ayrıntıları görüp fark ederek edebi bir dille öykü formunda kâğıda dökebilmektir.
Bizde öykücülük Dünya edebiyatına göre epey geriden gelmektedir ve Dünyadaki örneklerinden çok daha sonra Türk yazarları tarafından da öykü yazılımları başlamıştır. Bunda matbaanın yurdumuza geç getirilmesinin önemli bir sebep olduğunu düşünüyorum. Türk Edebiyat Tarihinde ilk öykümüzün Ahmet Mithat Efendi’nin Kıssadan Hisse‘siolduğu kabul edilir. Nabizâde Nazım’ın Karabibik adlı uzun öyküsü, öykücülüğümüzdedeğişiminbaşlangıç noktasını oluşturur. Nabizâde Nazım, gerçekliğe yaklaşan, tarihsel akışı kavramaya odaklı öyküler vererek bir ilke imza atar.Samipaşazade Sezai’nin “Küçük Şeyler” adlı öyküsü kısa öykünün bir tür olarak tanınmasını sağlar. “Küçük Şeyler” öyküsü ilk defa doğaüstü güçlerden, rastlantılardan arınmış̧, kişiselliği vurgulamasıyla dönemin ruhunu da ortaya serer. Öykünün ilk günden itibaren Latin harfleriyle yayımlanmış olması bir başka özelliğidir. Ömer Seyfettin’in ilk öyküsü “İhtiyarın Tenezzühü ”yayımlanır. Ömer Seyfettin, öyküye gerekli ağırlığı tanıyan ilk yazarımızdır. Çağdaşlaşma/modernleşme çizgisinin başlangıcı Ömer Seyfettin olarak kabul edilir. Ömer Seyfettin, Türkçülük akımını savunurken, İslamcılık, Osmanlıcılık, Batıcılık akımlarını yermiş̧, milliyetçi bir üslup kullanmıştır. Türk çağdaş öyküsünün ustaları olarak bana göre Sebahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık önde gelmektedirler. Bunların yanı sıra Oktay Akbal, Haldun Taner, Bilge Karasu, Vüsat O. Bener, Nezihe Meriç, Leyla Erbil, Hasan Ali Toptaş, Cemil Kavukçu Nazlı Eray, Pınar Kür, Demir Özlü, İnci Aral ilk aklıma gelen öykü dalında iyi ve nitelikli ürünler vermiş yazarlarımızdır. Ülkemizde öykü yazımı geç başlayan bir serüven olmasına rağmen şimdi öykücülüğümüzün çağdaş anlamda dünya örnekleriyle yarışabilecek düzeyde olduğuna inanıyorum.
Siz, öykü türünü nasıl ifade ediyorsunuz? Öykü nedir? Klasik bir öyküde; yer, zaman, kişiler ve olayın bulunması şart iken bazı öykülerde bu unsurlara dikkat edilmediğini gözlüyoruz. Siz bunu nasıl karşılıyorsunuz?
Öyküyü kısaca tarif etmek istersek; insanın yaşamından kesilip alınan kesitlerin edebi dil kullanarak anlatılması olduğunu söyleyebiliriz. Burada öykünün temel öğeleri olan kişi ya da kişiler, zaman, mekân, olay veya durumun öykünün içinde var olması ve öyküye yedirilerek okuyucuya sunulması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle durum öykülerinde bu öykünün dört ana unsuruna zaman zaman yer verilmeden de yazılmış öykülere rastlayabiliyoruz. Bu özellikle çağdaş öykülerde ve kapalı öykülerde karşımıza çıkabiliyor. Bu da öykünün bütünlüğü, tutarlılığı, dilin iyi kullanımı varsa çok da önemli olmadığını düşünüyorum. Edebiyatın ve sanatın yeniliklere her zaman açık olduğunu ve olması gerektiğini düşünüyorum.
Öykünün de bir yazın türü olarak çeşitleri bulunmaktadır. Öyküleri uzunluğuna göre sıralamak gerekirse minimal (küçürek), kısa kısa, kısa öyküler, uzun öyküler ve uzunluk olarak öykü ile roman arası olduğunu düşündüğüm novella olarak adlandırabiliriz. Öyküler bir de yazım türüne göre olay öyküleri ve durum öyküleri olarak iki kategoriye ayrılabilir. Öykülerde anlatıcılar da yazarın hangisini uygun göreceğine bağlı olarak; üst anlatıcı (tanrısal anlatım), ben anlatıcı, sen anlatıcı gibi adlandırılabilir. Anlatıcıları yazar anlatacağı öyküye en uygun hangisinin gideceğini düşünürse o anlatıcı ile yazabilir. Tercih tamamen yazarın seçimine kalmaktadır.
Eskişehir’de pek çok kültür, sanat ve edebiyat topluluk ve derneklerinde görev alarak öykü atölyeleri yönettiniz. Bu konuda bilgi verir misiniz? Eskişehir’deki öykü yazarlığı konusunda neler söyleyebilirsiniz? Bir müddet yerel bir gazetede genel yayın yönetmenliği, köşe yazarlığı ve editörlük de yaptınız. Bu görevleriniz hakkında neler söylersiniz? Yerel gazeteciliğin zorluk ve kolaylıkları nelerdir?
2003 tarihinden beri Eskişehir de yaşıyorum. Edebiyat serüvenim çocukluğuma kadar dayanmaktadır. Çok kitap okumaya daha orta birinci sınıfta başladım. Yazarlık ve şairlik konusuna gelince; bütün sanat dalları için geçerli olduğuna inandığım bir düşüncem var: Dolmadan taşılmıyor. Öncelikle yeterli düzeye gelindikten, yeterli olgunluğa erişildikten sonra eser verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mutlaka ki denemeler yapılmalıdır ama eserlerin kitaplaştırılması ve okuyucuyla paylaşılması için belirli bir düzeye kavuşması gerektiğini düşünüyorum. Ben yaptım oldu mantığıyla kitap bastıranlar da var. Bunlar zaman içinde kendi yazarları tarafından da yeterli olmadıkları sanatsal gelişmeleri neticesinde kabul edilmektedirler. Dolayısıyla kitap bastırmayı düşünen şair ve yazar dostlarımızın yeterli olgunluğa eriştiğini gördükten sonra eserlerini bastırmaları daha yerinde bir davranış olacaktır diye düşünüyorum. Çeşitli aralıklarla Eskişehir de beş kez Öykü Atölyesi düzenledim. Geçen yıl benim de üyesi bulunduğum Eskişehir Toplum ve Sanat Derneği ETOS bünyesinde yaptığımız atölye çalışmasına katılan sekiz arkadaşımızın üçer öyküsünü alarak toplam 24 öyküden oluşan ETOS ÖYKÜ SOKAĞI adını verdiğimiz öykü kitabını bastırarak, okuyucularla buluşturmanın kıvancını yaşıyoruz. Bu bir atölye çalışması sonucunda kitap basımı Eskişehir tarihinde bir ilk olma özelliğini taşımaktadır. Her perşembe saat:18.00’de ETOS binamızda halen bu yıl altıncı Öykü Atölye çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Öykü yazmayı düşünen edebiyat ve sanat dostlarının bu işin mutfağı olan Öykü Yazım Atölyelerine muhakkak katılmaları gerektiğini düşünüyorum.
2013 Yılı sonu ve 2014 yılı başlarında altı ay süre ile Yenigün Gazetesinde Genel Yayın Yönetmenliği, Köşe yazarlığı yaptım. Bu süre zarfında gazetenin sayfa düzeltmenliğini de üstlendim. Benim için çok güzel, hareketli ve adrenalin dolu altı aydı. Yerel gazeteciliğin sorunlarını ve sıkıntılarını da bizzat gözlemleme fırsatı elde ettim.2014 Yerel seçimleri de bu süre zarfında yapılmıştı. Bu nedenle benim için çok hareketli ve verimli bir dönem olmuştu. Yerel basının sorunlarına gelince; öncelikle gazetelerin gelirleri giderlerini karşılama konusunda yetersiz kalmaktaydı. Dolayısıyla bütün yerel gazetelerin mali sorunlarla uğraşmak zorunda kaldığını gözlemledim. Gazetelerin çağdaş bir çizgiye gelebilmeleri için de çalışmalar yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Bunun yanı sıra yerel basının da şehrin lokomotifi olması gereken kurumlardan olduğunu, bu nedenle gerek şehir halkı tarafından gerekse belediyeler ve resmi kurumlar vasıtasıyla ekonomik açıdan desteklenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bunun en kolay şekilde abonelik sisteminin yaygınlaştırılmasıyla gerçekleştirilebileceğini umuyorum.
2016 yılında ‘’Beş Kala Mavi’’ adlı şiir kitabınızı yayımladınız. Söz konusu kitabınız hakkında bilgi verir misiniz? Siz, şiire nasıl bakıyorsunuz?
Şiir benim edebiyat alanında ilk göz ağrımdır. Uzun yıllar içinde şiir yazma gayreti içindeydim ve birçok denemelerim oldu. Eskişehir’e geldiğimde ve sanat camiasına girerek gerçek şiiri araştırıp incelediğimde yazdıklarımın aslında çağdaş şiirin biraz dışında kaldığını anladım bu bende bir hayal kırıklığı yarattı. O zamana kadar yazdığım bir klasör dolusu şiiri bastırmayı düşünmeden kaldırıp rafa koydum. Ondan sonra uzun süre yazdığım şiirleri nitelik açısından yeterli bulmuyordum. Bir yerde kendi yazdığım şiirleri beğenmiyordum. Ne zaman kafamdaki şiirleri yazabilmeye başladım ondan sonra o şiirlerle kitap oluşumunu düşündüm. Edebiyatın ve sanatın kesinlikle aceleye gelmeyeceğini düşünüyorum. İlk öykü kitabım 2007 Tarihinde basılmasına rağmen şiirdeki anlayış değişikliği nedeniyle şiir kitabımınbasımı dokuz sene sonra 2016 yılında gerçekleşti. Bundan da hiç pişmanlık duymadım. Çünkü şiirlerim istediğim düzeye ve olgunluğa erişmişti.
Edebiyat insanının bütün edebi metinler konusunda bilgi ve fikir sahibi olması her türde de eser verebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bütün edebi metinler hakkında yeterli donanım ve bilgiye sahip olduğumu düşünüyorum. Buradan çıkan sonuca göre şiirin edebiyat dalları arasında en zor dal olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Her yazılan şiir insanın içini boşaltır ve kullandığı imgeleri, eğretilemeleri, betimlemeleri şairden söker alır. Onları bir daha kullanamazsınız. Kullanırsanız kendinizi tekrar etmiş olursunuz.
Sanata, edebiyata ve dolayısıyla şiire bakış açısında iki kıstası önemsiyorum: Birincisi hangi dalda ürün verirseniz verin kesinlikle özgün olmak durumundadır. Yani her şeyiyle size ait olması gerekmektedir. Benim için ikinci önemli kıstas da çağdaş olmalıdır. Bu yazdığım ve yazmakta olduğum şiirler içinde geçerlidir. Her yazar ve şair kendi çağının eserlerini okuyucuya sunmak durumundadır. Bana göre Nazım Hikmet, Türkiye’nin en büyük şairidir. Nazım kendi çağının şiirlerini yazdığı için büyüktür. Şimdi şiir yazan bir arkadaşımız Nazım gibi yazmaya kalkarsa sadece onu taklit etmekten öteye gidemez.
İlhan Berk’in şiirini anlatırken kullandığı çok güzel bir söz vardır: ‘’Bir okurum bana gelip de ‘’ben sizin şiirinizi okudum ve anladım,’’ derse, bu beni sadece üzer! Ben anlatmak istemiyorum. Ben hissettirmek istiyorum.’’ der.
Çağdaş şiirin, kapalı şiirin zorluğu ve güzelliği burada yatmaktadır. Çağdaş şiir direkt olarak   okuyucuya anlatmaz. Hissettirir. Çağdaş şiirin katmanları vardır. Zorluğu ve güzelliği buradadır. Çağdaş şiirde imge ve eğretileme yoğun olarak kullanılır. Her okur her katmanına giremez. Her okur girebildiği katman kadar şiirden tat alır. Çağdaş şiiri okumak ve yazmak için muhakkak şiir kültürünü almış olmak gerekmektedir.
Kültür, sanat alanında geleceğe yönelik plan, proje ve tasarınız nedir? Neler yapmayı düşünüyorsunuz?
Öncelikle okumaya ve öğrenmeye devam ediyorum. Öğrenciliğin yaşam boyu süreceğine inanıyorum. Bir edebiyat gönüllüsü ve emekçisi olarak bu işi severek ve çok fazla beklenti içinde olmadan sürdürüyorum. Halen ETOS bünyesinde Öykü Atölyesi yönetiyorum. Şiirler ve öyküler yazmayı sürdürüyorum. Kitap bütünlüğüne ulaştıklarında basım aşamasına geçmeyi düşünüyorum. Bu ara elimde bir novella yazımı sürdürüyorum. Bir roman taslağı üzerinde çalışıyorum. Halihazırda ilk çalışmalarını yapmaktayım.  Kendi yazdıklarımın yanı sıra diğer yazar arkadaşların da öykü, roman ya da şiir kitapları üzerinde editörlük yapıyorum. Edebiyat bu aralar benim yoğun olarak ilgilendiğim ve bundan büyük keyif aldığım bir uğraşı alanıdır diyebilirim.
Eskişehir, kültür ve sanatın yoğun olarak yaşandığı bir kent olarak tanınmakta ve bilinmektedir. Sizce bu algı ne kadar doğrudur? Eskişehir’de yapılmakta olan sanatsal ve kültürel etkinliklerin dağınıklığı birbirinden iletişimsizliği nasıl disipline edilebilir?
Eskişehir 2013 Yılında Türk Dünyası Kültür Başkenti seçilmiştir. Bu durup dururken olmamıştır. Şehrin kültürel yapısı ve şehirde yapılan sanatsal etkinlikler, iki üniversite olması, hatta Anadolu bünyesinden üçüncü üniversitenin oluşumu da gerçekleşmiş bulunmaktadır. Osmangazi, Anadolu Üniversitelerinin yanı sıra Eskişehir Teknik Üniversitesi de eğitim ve öğretim hayatına başlamış bulunmaktadır. Eskişehir liselerinde verilen eğitim kalitesi Türkiye ortalamasının çok üzerindedir. Şehrimizde çok sayıda kültür ve sanat ağırlıklı çalışmalar yapan dernek bulunmaktadır. Bunun yanı sıra üç merkezi belediyemizin de bünyelerinde Kent Konseyleri, Gençlik Eğitim Merkezleri ve Mahalle birimleri de çalışmalarını sürdürmektedirler. Şehrimizde Belediyelerimizin ve sivil toplum kuruluşlarının Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği koroları çalışmalarını sürdürmekte ve sık sık da konserler vererek şehir halkı ile buluşmaları sağlanmaktadır.  Büyükşehir Belediyesi Tiyatroları, Senfoni Orkestrası, her hafta düzenli olarak seyirci ile buluşmayı sürdürmektedir. Bunların yanı sıra üniversitelerin bünyesindeki korolar ve tiyatro gruplarının çalışmaları da şehrimiz insanları tarafından büyük bir ilgi ile izlenmektedir. Şehrimizde bulunan sergi salonlarında yoğun olarak, resim, karikatür, heykel sergileri açılmaktadır. Alışveriş merkezlerinin de ekstra olarak düzenlediği etkinlikler şehrimizin kültürel yaşamına zenginlik katmaktadırlar. Bazı akşamlar 4-5 yerde değişik etkinlikler yapılmakta insanlar hangisini tercih edecekleri konusunda güçlük çekmektedirler. Dolayısıyla Eskişehir nicelik ve nitelik açısından kültürel faaliyetler ve etkinlikler alanında Ankara, İstanbul ve İzmir ile yarışmaktadır.
     Eskişehir’de edebiyatla uğraşan binin üzerinde insan olduğunu düşünüyorum. Bu sayı belki bin beş yüz dolaylarında ama aralarında yeterli iletişim ve güç birliğinin sağlandığı konusunda ciddi kaygılarım var. Maalesef şair-yazar arkadaşlarımın bir araya gelemediklerini ve herkesin kendi gurubu içinde çalışmalarını sürdürdüğünü üzülerek gözlüyorum. Buradaki kopukluğun en kolay ve pratik şekilde kültür ve sanat alanlarında faaliyet gösteren derneklerin bir platform çatısı altında birleşmeleri ve ortak çalışmalar için başkanlar ya da görevlendirilecek temsilciler bazında toplantılar yapılarak ortak projeler üretilerek hayata geçirilebileceğine inanıyorum. Bu çalışmaların ve atılacak adımların Eskişehir’deki sanatçılar ve dernekler arasındaki iletişimsizliğin yarattığı sıkıntıların çözümüne büyük katkılar ve kolaylıklar sağlayacağına inanıyorum.
8- Bir şiirinizi bizimle
paylaşır mısınız?
Kardelen yıl biter devran döner söner umutlar birer birer yitirilen yılın ardından usul usul döşenir bütün sövgüler  soğuk sokaklarına iner usulca incitmeden eski bir şehrin  yeni yıldan beklentiler umutlar, güzel temenniler ne gam üşür kediler köpekler ve evsizler çaresizler kimsesizler kuşlar donar düşer tünediği çıplak ağaçların dallarından bilmezsiniz  Porsuk donar sessizce, usul usul yavaşça görmezsiniz. üşür boz bulanık sularında sessizce yüzen balıklar ayaz vurur ayaz kavurur yüzleri elleri yürekleri el yazmasıdır ki bilinir bütün kader çizgileri derin beyaza bürünür kusursuz ve huzursuz ayazında zemherinin canı çekilmiş titreyen kuru dallarında ağaçları üşüyen Eskişehir’in kederlerce çağrılmış bir ıstırabın ağırlığıyla yorgun ağır aksak boz bulanık akar giden sularında çaresizlikler Porsuk’un kesilen nefesinde sesini yitirmiş ıslıkların vurgun  yediği yerde suç sayılırsa hayaller gerçekler müebbetle mahkum yazdan kalma unutulmuş ve kurutulmuş kahkahaların duvarlarda  gül karanfil ve erguvan kokularının burun deliklerimizde izleri derin kıyıda köşede kimsesiz virane bir evin tarumar bahçesinde çok karatlı elmas taşlar gibi parlayan buzların arasından gecenin orta yerinde kristal saraylar yaratan donmuş karların içinden geceye ayaza ve donduran rüzgara isyanla kaldırır başını yaşamı tükenmeyen umudun varlığı ve direnmenin nefesiyle  sessiz bir çığlığın gücüyle en içten gülümsemesiyle beyazlar içinde  haykırır bir gelinin tüm masumiyeti ve doğal güzelliğiyle her şeye inat yaşıyorum buradayım varım işte.