4 Ağustos 2019 Pazar 648 Okunma

MUSTAFA TEZEL SOHBETİ – 2

 


 


 


 


 


 


    Burada Size özetlemeye çalıştığım hususlar, 15-20 yıldan buyana dünyâ ekonomisinden daha hızlı büyümekte olan uluslararası demiryolu sanayiinin, önümüzdeki yıllarda da bu yüksek büyüme hızını koruyabileceğini ortaya koymaktadır. Dünyâda ve ülkemizde yapım, proğram ve tasarı hâlindeki demiryolu hatları devreye alındıkça, tabiatıyla yeni araçların üretilmesini de gerektirecektir.


 


Bütün bu gelişmeler, Ülkemizin en eski ve köklü sanayi merkezlerinden birisi olmasına rağmen, 1950’li yıllardan sonra sanayileşme konusunda Bursa, Kocaeli, Adana gibi illerimizin gerisinde kalan Eskişehir için, önemli bir fırsat sunmaktadır. Zîrâ, ülkemizin en eski sanayi kuruluşlarından TÜLOMSAŞ, demiryolu alanında Türkiye’nin en büyük kuruluşudur ve biraz Bu potansiyelin iyi değerlendirilmesi durumunda, Eskişehir sanayiinin üretim, ihracat ve istihdam gibi konularda Türkiye ortalamasının üzerinde gelişme kaydetmesi imkân dâhiline girecektir. Hemşehrilerimizin, demiryolu sanayiinin Eskişehir için taşıdığı önemin farkında olmaları, bu imkânın değerlendirilebilmesi konusunda büyük önem arz etmektedir.


 


     Bir ülkenin kalkınmasında sanayi ve buna bağlı olarak enerjinin yeri ve önemi nedir? Kaçırılan fırsatlar yanında hâlen var olan imkânlar nelerdir?


 


    Sanayileşme ile modernleşme, şehirleşme, refah ve demokrasinin gelişimi gibi konular arasında çok güçlü bir ilişki söz konusudur.


 


 


 


Sanayileşme, üretim, istihdam ve refah artışı sağlar. Enflasyon ve işsizlik, bütün toplumlar için her dâim ciddî bir sorundur. Sınâî yatırımların artırılması, bu sorunların çözümünde en emin yoldur.


 


Üretimin ihtiyaç fazlası kısmının ihraç edilmesi, ülkeye kaynak girişi ve dolayısıyla refah artışı sağlar; döviz yetersizliğinden kaynaklanan sorunların azalmasına yardımcı olur.


 


Ülkemizde, çok partili hayata geçilmesinden sonra, yaklaşık 10-15 yıllık devreler hâlinde tekrarlayan iktisâdî buhranların ana sebeplerinden birisi döviz, diğeri de tasarruf yetersizliğidir.


 


   Ülkemizde % 5-6 nispetinde bir kalkınma hızının düzenli olarak sağlanabilmesi için, her yıl millî gelirin yaklaşık 1/3’ünün tasarruf edilmesi gerekmektedir. Ne yazık ki, millî tasarruflarımız umûmiyetle bu oranın altında kalmaktadır. Bu sebeple de, yatırımların ve kamu açıklarının finansmanı için dışarıdan borçlanmak zorunlu hâle gelmektedir.


 


     Tasarruf açığının kapatılabilmesi için, tüketim ve tasarruf alışkanlıklarımızın değişmesi, yatırımların verimli alanlara yapılması ve yüksek teknolojiye dayalı üretimin artırılması gerekiyor.


 


      İkinci önemli sorunumuz ise, istisnâî dönemler dışında, ithalâtımızın ihracatımızdan fazla olması, yâni dış ticaretimizin açık vermesidir. Bu durum, Ülkemizde zaman zaman nükseden iktisâdî krizlerin ve dövizdeki aşırı dalgalanmaların ana sebepleri arasında yer almaktadır. Bu sorunun da temelli bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi için, ülke ihtiyacının üzerinde üretim yapabilen ve fazlasını ihraç kabiliyetini hâiz güçlü bir sanayiinin vücuda getirilmesi gerektiği, açıktır.


 


     Dış ödemeler dengesindeki açıkların başta gelen sebeplerinden birisi de, ülkemizin enerjide dışa bağımlı olmasıdır. Son on yılı esas alacak olursak, yıllık ortalama enerji ithalâtımız 35-40 milyar dolar civarındadır. Aynı dönemdeki cârî açıklarımız da aşağı-yukarı aynı seviyededir.


 


     Ülkemizin mevcut doğal gaz ve petrol rezervlerinin yetersiz olması, ithalâtı zorunlu kılmaktadır. Enerjide dışa bağımlılığımız % 75 seviyelerindedir. 1990 yılında % 51 olan bu oran, sonraki yıllarda -iktisâdî gelişme ve tüketimdeki artışla bağlantılı olarak-mütemâdiyen artış eğiliminde olmuştur.


 


      Enerji açığının azaltılmasına ümit verici gelişmelerin sözkonusu olduğu söylenebilir. Doğu Akdeniz’de hidro-karbon kaynaklarının tespit edilmesi ve çıkarılması durumunda, ülkemize büyük yarar sağlayacaktır. Kezâ, Güneydoğu Anadolu ve Orta Anadolu Bölgemizde varlığı bilinen kaya gazı/petrolü kaynaklarının üretimine başlanması durumunda, enerjide ithalâta olan bağımlılığımız önemli ölçüde azalacaktır. Amerikan Enerji Enformasyon İdâresi’nin (EIA) 2015 yılında yayınladığı Raporda belirtilen mevcut/üretilebilir rezervlerin değerlendirilebilmesi durumunda, mevcut tüketim miktarları üzerinden hesaplama yapıldığında, ülkemizin petrol ve doğal ihtiyacını uzun yıllar boyunca millî kaynaklarından sağlayabilmesi mümkûn olabilecektir. Sözkonusu Rapor’da bahsedilen “muhtemel (riskli)” rezervlerin değerlendirilmesine imkân verecek teknolojilerin geliştirilmesi durumunda ise, ülkemiz ─hem doğal gazda, hem de petrolde─ 350-400 yıllık ihtiyâcını karşılayacak miktarda petrol/doğal gaz rezervine sâhip olacak ve dünyânın önde gelen üreticileri arasında yer alacaktır ki, bunun sonuçlarını tahmin etmek hiç de zor değildir.[i]


 


 


 


 


 


Öte yandan, Ülkemizde, yenilenebilir (rüzgâr, güneş, jeotermal, enerji ormanları vs.) enerji kaynakları potansiyeli çok yüksektir. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Türkiye’den çok daha az günışığı alan Almanya, 2018 yılı itibâriyle toplam elektrik enerjisi üretiminin yaklaşık % 40’ ını güneş enerjisinden sağlıyor. 2050 yılına kadar Almanya’da elektriğin en az yüzde 80’inin, toplam enerji tedarikininse yüzde 60’ının yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanması hedefleniyor[ii].


 


Ülkemizin coğrafî yapısı, yenilenebilir enerji bakımından eşsiz fırsatlar sunmaktadır. Meselâ, gelecekte, Karadeniz sâhil şeridinde, kıta sahanlığımızda, deniz üzerine kurulacak olan rüzgâr santrallerinin, enerji ihtiyacımızın mühim bir kısmını karşılaması sözkonusu olabilecektir.


 


Kezâ, geçmişte, ülkemizin ulaşım ve altyapı mâliyetlerinin artmasına sebebiyet veren engebeli yapısı, hibrit araçların kullanımı bakımından çok uygun bir ortam sunmaktadır. Özellikle ağır tonajlı araçlar, yokuş çıkarken harcadıkları enerjinin önemli bir kısmını, “geri-kazanım (Regenerative energy technology)” yoluyla yokuş inerken telâfi edebileceklerdir.


 


Ülkemiz için önemli bir enerji kaynağının da, BOR olması kuvvetle muhtemel görünmektedir. Bilindiği gibi, bor, sanayide, hemen her türlü ürünün kalitesini attırmak için kullanılmaktadır ve çok değerli bir hammaddedir. Ancak, son zamanlarda, onun değerini daha da artıracak bir gelişme söz konusudur. Özellikle araçlarda, yakıt hücreleri yoluyla bordan hidrojen elde edilmesi ve bunun elektriğe dönüştürülerek kullanılması yönündeki çabalar çok ilerlemiş durumdadır. Yakın zamanda, bu sistemin ticârî olarak kullanıma sunulması ihtimâli son derece yüksektir.


 


Dünyâ bor rezervinin yaklaşık % 70’i ülkemizde bulunmaktadır. Bor’dan -yakıt hücreleri yoluyla-ticârî elektrik üretiminin gerçekleşmesi durumunda, ülkemiz muazzam bir imkâna kavuşacaktır. Daha önce de belirttiğim gibi, cârî açıklarımızın önemli bir bölümü enerji ithalâtından kaynaklanmaktadır. İthâl edilen petrolün % 80’den fazlası, taşıt araçları tarafından kullanılmaktadır. Bor’dan elektrik üretilebilmesi durumunda, ülkemizde elektrikli araç üretiminde ciddî bir atılım sözkonusu olabilecektir.


 


Tabii, burada, şu hususun altını çizmek durumundayız: belki çok insan farkında değil, ancak şu anda dünyâda çok hızlı bir şekilde “elektrikli araç devrimi” yaşanmaktadır. Araç üreticileri, hızla bu konudaki üretimlerini artırmaktadırlar. İngiltere ve Norveç gibi ülkelerde, benzin ve motorinle çalışan araçlara şimdiden çeşitli kısıtlamalar getirilmeye başlanmış durumumdadır. Öyle zannediyorum ki, yakın gelecekte, üretilen araçların çok büyük bir bölümü, elektrikli olacaktır. Tabii, bu durumda, elektriğin hangi kaynaktan üretileceği konusu önem kazanacaktır. İşte, ülkemizin yenilenebilir enerji kaynakları ve bor konusunda sâhip olduğu imkânlar, iyi değerlendirilebildiği takdirde, 21. yüzyılda, en azından iki asırdan buyana hayâlini kurduğumuz muazzam kalkınma/medeniyet hamlesi için gerekli olan maddî kaynaklara ulaşmamızı mümkün kılacaktır.


 


 


 


5- Mustafa Bey, milli kültür sizin ele aldığınız konulardan biridir. Küreselleşen dünyada milli kültürün yeri nedir? Milli kültürü yaşatıp geliştirme niçin önemlidir?


 


Kültür, inandığımız değerleri yaşama tarzımızdır, bu konuda geliştirdiğimiz araçlar ve yöntemlerdir.


 


Medeniyetimiz, insana ve tabiata değer verir. İnsanın insana tahakkümünü hoş karşılamaz. Nimet ve külfetlerin bireyler ve toplum kesimleri arasında hakkaniyetli dağıtılmasını esas alır. Bu yüzden, Türkler, sanayi öncesi çağlarda, üretim araçlarının mülkiyetinin, servetin belirli ellerde toplanmasına imkân vermeyecek şekilde sâhiplenilmesini sağlayan bir sosyo-ekonomik düzen tesis etmişlerdi. Hür insanların köleleştirilmesine ve angaryaya izin verilmez, çalışanın emeğinin karşılığını alın teri kurumadan almasına önem verilirdi.


 


Daha Hunlar döneminde, yılda en az iki kez Kurultay toplandığı; savaş-barış, yeni vergiler konulması, töre kurallarının değiştirilmesi gibi konularda Kurultay’ın geniş yetkilere sâhip olduğu; hattâ Hakan’ı sigaya çektiği ve gerektiğinde azline dahi karar verebildiği, biliniyor. Bu sistemin, Gök Türk Devleti son buluncaya kadar sürdüğü düşünülüyor.


 


X. asırdan sonra tedrîcen yerleşik düzene geçilmesiyle birlikte, merkezî otoritenin güçlendirilmesi ihtiyâcı ortaya çıktığından, bugünkü anlamda bir demokrasi anlayışına evrilmesi sözkonusu olabilecek bu süreç, ne yazık ki kesintiye uğramıştır. Ancak, sonraki çağlarda kurulan Türk Devletleri de (Selçuklular, Osmanlılar vs.), kişi hak ve hürriyetlerine saygı gösterilmesi konusunda titizlik göstermişler, toplumda ezen ve ezilenler şeklinde bir sınıflaşmanın oluşmasına izin vermemişlerdir.


 


Yine, eski çağlardan itibâren, Türklerin, tabiatın korunması, canlı-cansız bütün varlıklara ihtimam gösterilmesi gibi konularda, bugün dahi iftiharla hatırlayacağımız ilkeleri hayâta geçirdikleri bir vakıâdır.


 


Türklerin dünyâ ve âhiret konusundaki anlayışları, yaşama tarzları hep bu ilkeler doğrultusunda şekillenmiştir. Üstelik, kâinatın ve dolayısıyla bütün canlı-cansız varlıkların Tanrı’nın emâneti olarak kabûl edilmesi ve huzur ve güven içinde yaşatılmalarının Tanrı’ya karşı sorumluluk olarak algılanması, Türklerin güçlü olduğu dönemlerde, egemenlikleri altındaki bölgelerin birer “huzur beldesi” hâline gelmesini sağlamıştır.


 


Mehmet Genç Hocamız, Osmanlı Türklerinin Rumeli’ye geçmesiyle birlikte, esir fiyatlarının astronomik seviyelere yükseldiğini, belirtir. Zîrâ, o zamâna kadar, Avrupa’da, feodal yöneticiler, yönetimleri altında bulunan halkın mâliki konumundaydılar. Bu yüzden, herhangi bir sebeple finansman sıkıntısı çektiklerinde, yönetimleri altında bulunan insanlardan bir kısmını köle pazarlarında satışa çıkarmaları, en tabii hakları olarak kabûl ediliyordu. Bu uygulamadan muaf olanların toplum içindeki oranı çok azdı. Türklerin Rumeli’ye geçmesiyle birlikte, o vakte kadar feodal beylerin, prenslerin/kralların mülkiyetindeki bir “şey” durumunda olan geniş yığınlar, rahat nefes almışlar, Türklerin gelişini bir kurtuluş olarak görmüşlerdi. O yüzden, Türkler, Orta Avrupa içlerine kadar -iki asır gibi- çok kısa bir zaman içinde ilerleyebildiler.


 


Ünlü târihçi Gumilev’de, Eski Türkleri incelerken bu duruma işâret eder ve Türklerin, iyi yönetildikleri dönemlerde, idârelerine duyulan güven ve özlem sâyesinde, kıta büyüklüğündeki alanlarda çok kısa sürede hâkimiyet tesis edebildiklerini belirtir.


 


Magna Carta’dan itibâren Avrupa’da, daha sonra modern demokrasinin nüvesini teşkîl edecek hareketlenmeler, işte Avrupa’daki bu acımasız (yâni, köleci, sömürüye dayanan) düzene karşı başkaldırı girişimlerinden kaynaklanıyordu. Bizde, böylesine baskıcı/köleci bir siyâsî ve sosyo-ekonomik nizam hiçbir zaman sözkonusu olmadığından, modern demokrasinin yolunu açan düşünce hareketleri, ancak XIX. yüzyılın ortalarından itibâren, devletin özellikle dış baskılar sebebiyle zayıflaması sonucunda yaşanan istikrarsızlık ve düzen arayışının sonucunda filizlenmeye başlamıştır. Bu düşüncelerin toplumsal bir harekete dönüşmesi ise, ancak XX. yüzyılın ortalarında mümkûn olabilmiştir.


 


Bütün bunlardan çıkarabileceğimiz sonuç şudur: günümüzde, refah, huzur ve güven içinde bir ülke/dünyâ kurulması için asgârî şartlar olarak kabûl edilen meşveret usulü (demokrasi, ortak aklın inşâsı), hukûkun üstünlüğü, insan hakları, inanç-düşünce-teşebbüs hürriyeti gibi ilkeler/kurumlar medeniyetimizin âşinâ olduğu hususlardır. Fakat kabûl etmek gerekir ki, medeniyet yarışında geride kalmamıza yol açan sâikler kesin bir çözüme kavuşturulamadığından, bu esasların sanayi inkılâbı sonrasındaki çağların imkân ve ihtiyaçlarına yöndeş şekilde yeniden kurgulanmasında gecikmemize sebebiyet vermiştir. İşte, günümüzde, kültür-medeniyet köklerimizi yeniden keşfetme zarureti buradan doğmaktadır. Yeniden, yalnız insanımıza değil, aynı zamanda bütün insanlığa huzur ve güven içinde yaşama imkânı sunacak bir medeniyet atılımı başlatabilmemiz için en çok ihtiyâcımız olan iki şey; kendimizi tanımakve aynı zamanda, günümüz dünyâsının imkân ve ihtiyaçlarını iyi tahlil ederek, canlı-cansız bütün varlıklara saygıyı esas alan değerlerimizi yeniden hayâta geçirmek; kendi kültür-medeniyet kodlarımızdan hareketle de, bütün insanlığa hitâb eden çözümler üretme arayışına girmek…


 


 


 


6- Türk aydınlanması hakkında ne düşünüyorsunuz? 13.yüzyılda Anadolu’da ve 1923 sonrası Cumhuriyet dönemindeki düşünce ve yenileşme teşebbüsleri, keza Türk dünyasında Ceditçilik ve Alaş Orda Hareketleri amaçlarına ulaşabilmiş midir? Türk aydınlanması gerçekleşebilir mi? Temel zorluklar nelerdir? Bu zorlukları aşmak için nasıl bir yol izlenmelidir?


 


Aydınlanma; düşünme, akletme, sorgulama eyleminin toplumun ekseriyetinde itiyat hâline gelmesini, tıpkı nefes almak gibi bir ihtiyaç olarak algılanmasını sağlayan zihinsel dönüşüm süreci olarak tanımlanabilir.


 


Önce, Türk ve Batı Aydınlanmaları arasındaki örtüşen ve ayrışan yönlere dikkat çekmek isterim.


 


Batı aydınlanması, uhrevî (kilise) ve dünyevî otoriteye (müstebit krallar ve aristokrasi) karşı verilen özgürlük mücadelesinin eseri olarak kabûl edilebilir. Bu hareketin başlamasında, Haçlı seferleri vb. yollardan İslâm Dünyâsı ile kurulan temas neticesinde, Batı Medeniyeti’nin üç temel unsurundan birisi olan Yunan düşüncesinin yeniden keşfedilmesi, matbaanın icâdı; XVII. yüzyılın sonlarına kadar Batı’da bilim dilinin Latince olması sebebiyle, entelektüel zümrenin birbirleriyle kolaylıkla iletişim sağlayabilmeleri ve bu yüzden de, aydınlar arasındaki fikrî-felsefî etkileşimin çok yüksek olması; Türklerin Avrupa’da tesis ettikleri adâlete dayalı yönetim şeklinin, Avrupalı devletlerin ve kilisenin ceberrut uygulamalarının sorgulanmasına zemin oluşturması gibi sâikler sayılabilir. Fakat, en az bunlar kadar önemli bir husus, coğrâfî keşifler sonucunda, Batı’nın, yerleşik düzenin bütün müesseselerinin zamanla temelinden sarsılmasına yol açan bir sosyo-ekonomik dinamizmin (cevvâliyetin) ortaya çıkmasıdır. Bu dinamizm, önce feodalizmin zayıflamasını ve burjuvazinin palazlanmasını sağlamış; burjuvazi, sanayi inkılâbıyla birlikte güçlenen toplumsal konumunun da yardımıyla, kral-aristokrasi-kilise ittifakına karşı meydan okuma durumuna gelmiş, bu mücadeleden gâlip çıkabilmek için de, laik-seküler-pozitivist aydınlarla ittifak tesis etmek cihetine gitmiştir. Burjuvazi, bütün bu süreçte elde ettiği kazanımları koruyabilmek ve yeni kazanımlar elde edebilmek için, demokrasiyi, mülkiyet hakkını ve teşebbüs hürriyetini güvence altına alan hukûkun üstünlüğü ilkesine dayalı bir devlet nizâmının tesisi, bu amaçlarının gerçekleştirilebilmesine zemin hazırlayacak sivil bir yapılanmanın ihdas edilmesi gibi konularda etkin bir vaziyet almış; bu mücâdelede çoğu zaman amaç birliği içinde olduğu aydınlarla dirsek temâsında olmuştur. Bu süreçte, demokrasi, hukûkun üstünlüğü, inanç-düşünce ve teşebbüs hürriyeti, ulus-devletin tesisi ve yaşatılması gibi hususlar, umûmiyetle aydınların ve burjuvazinin asgârî müştereği, yapıştırıcı unsuru hâline gelmiştir.


 


Batı’da, burjuvazinin, siyâsî-toplumsal konumunu sağlamlaştırdıktan sonra, bahsedilen amaçlarına ne ölçüde sâdık kaldığı, tartışılabilir. Netice itibâriyle, Hitler faşizmi gibi, târihin gördüğü en müstebit uygulamalar da, yine Batı’da, çoğu zaman burjuvazinin de desteğini arkasına alarak, neşvünemâ bulabilmiştir. Ancak, yine de, bahsedilen kurumların/ilkelerin, en azından Batı Medeniyetinin yapıcı/taşıyıcı toplumlarında/ülkelerinde kökleştiğini söylemek, herhâlde temelsiz bir iddiâ sayılmasa gerektir.Batı Aydınlanmasının en temel vasfı, toplumsal beklentilerin/taleplerinde yönlendirmesiyle, çoğunlukla aşağıdan yukarıya gelişen, güçlü sosyolojik-kültürel tabanı olan sivil karakterli bir toplum hareketi olmasıdır. Bu tanıma uygun düşmeyen gelişmelerin, onun bu karakterini değiştirecek nitelikte olmadığı inancındayım. Günümüzde, Batı Medeniyetine hayat veren ilkeler/kurumlar, devletin dayatma ve yönlendirmesiyle değil, çok zaman devlete karşı verilen, zaman zaman da büyük toplumsal acıların çekilmesine yol açan zorlu mücâdelelerin eseridir. Fransız ihtilâli, yine Fransa’da ve Almanya’da vukû bulan 1830 ve 1848 olayları bu minvâlde sayılabilir.


 


Türk Aydınlanmasına gelince… Kanâatimce Türk Aydınlanmasını dört temel evreye ayırmak mümkûn görünmektedir.


 


İlki, Maveraünnehir Okuludur. İslâmiyetin Türkler arasında henüz yeni yayılmaya başladığı X. Yüzyıldan itibâren Maveraünnehir’de, bilime, akıl, irâde ve hürriyet gibi kavramlara önem verilen tam bir aydınlanma dönemi yaşanmıştır. İbn-i Sina, Farabi, Birûnî, Harezmi gibi âlimler; İmam Mâtûridî, Hoca Ahmet Yesevî ve daha önceki târihlerde yaşamış olmasına rağmen etkisi bugüne kadar azalmadan devâm eden İmam-ı Âzam Ebû Hanife gibi din ulularını bu dönemin öncüleri arasında saymak gerekir. Moğol istilâsı ve Selçuklu İmparatorluğunun inkirâzı sonucunda siyâsî-sosyal istikrarın bozulması; Hâricî akımların sebep olduğu şiddet ve kargaşanın da etkisiyle, bilhassa Arap coğrafyasından başlayarak, “ulû’l emre itaat (yönetenlere kayıtstz şartsız boyun eğilmesi)” ilkesini ve “mevcut durumu değiştirmeye yönelik çabalardan uzak durmayı” esas alan, bu ilkelerle bağdaşmadığı için de akıl, irâde, vicdan ve hürriyet gibi kavramları “tehlikeli” addeden bir anlayışın giderek İslâm Dünyâsında hâkîm düşünce konumunu alması gibi sebeplerle, Türk Rönesansı olarak adlandırabileceğimiz bu dönemin zamanla sönükleşmesi, medeniyetimiz açısından çok büyük bir kayıptır.Ali Kuşçu ve Uluğ Bey, Maveraünnehir Okulu’nun son temsilcileri sayılabilir. XV. Yüzyılın sonlarında, coğrâfî keşifler sebebiyle uluslararası ticâretin hızla denizlere kayması, bu coğrafyanın tedricen önemini yitirmesi sonucunu doğurdu ve “medeniyet inşâ eden iklim” hızla yerini -bugün Afganistan’da bütün şiddetiyle tecessüm eden- derin bir taassuba bıraktı.


 


İkinci evre, XIII. Yüzyılda, yâni Anadolu’nun en sıkıntılı dönemlerinden birisinde başlayan ve Mevlâna, Sadrettin Konevî gibi temsilcilerini yetiştiren dönemdir. Dönemin istikrarsız ortamına uygun olarak, artık tasavvuf ön plâna geçmeye başlamıştır. Yunus Emre, bu akımın en gözkamaştırıcı temsilcilerinden birisidir. Şiirlerinde, insanlara, yaradılış gâyesine uygun şekilde yaşama sorumluluklarını hatırlatmaya çalışmıştır. Bu noktada, tam anlamıyla sivil bir hareket olan Ahilik müessesesindenbilhassa bahsetmek gerekir. Moğol baskısı sonucunda zayıflayan merkezî devlet kendisinden beklenen (varlık sebebi olan) hizmetleri ifâ etmekte acze düşmeye başlayınca, iktisâdî faâliyetlerin tanzim ve idâmesi, eğitim ve sosyal ihtiyaçların karşılanması, güvenliğin sağlanması gibi konularda -günümüzde tamâmiyle modern devletin fonksiyonları arasında sayılan- hizmetlerin ifâsını yüklenen bu yapı eğer devâm ettirilebilmiş olsaydı, Batı’da sonraki yüzyıllarda gelişen ve burjuva-aydın birlikteliğine dayanan bilimsel ve sosyo-ekonomik dinamizmin daha önceki târihlerde Anadolu’da yeşermesine imkân bulunabilirdi.


 


Üçüncü evreyi, XIX. yüzyılda, önce Osmanlı coğrafyasında ve akabinde Kuzey Türkleri arasında başlayan ve günümüzde daha çok Türk Modernleşmesi olarak isimlendirilen fikîr hareketleri oluşturur. Kuzey Türkleri, yabancı bir devletin egemenliği altında yaşadıklarından, millî ve dînî çabalarında engelleniyorlar, çoğu zaman da aşağılanma ile karşılaşıyorlardı. Bunu aşmanın yolu, ya onlara benzemeye çalışmak (dolayısıyla, millî ve dînî değerlerinden uzaklaşmak) ya da -tamâmiyle kendi gücüne dayanarak-her konuda onlardan daha iyi olmaya çalışmaktı. İkinci yolun seçilmesi gerektiğini düşünen Şihabüddin Mercanî, Musa Cârullah, İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura gibi şahsiyetler, Kuzey Türkleri’nin önde gelen aydınları arasındadır. Mercânî ve Cârullah, asrın idrakiyle İslâmı yeniden yorumlamaya çalışırken, “ceditçilik” hareketinin öncüsü Gaspıralı, yazılarıyla, açtığı okullarla ve çıkardığı gazete vasıtasıyla, Türkleri ve Müslümanları karşı karşıya bulundukları tehlikeler konusunda uyarmaya çalışmıştır. Gaspıralı’yı tâkip eden Ceditçiler, Türkler arasında bir birlik kurulamadığı takdirde, Ruslar tarafından tam bir köleliğe ve asimilasyona tâbi tutulacaklarını anlamışlardı. Ceditçilik adı verilen reform hareketi, işte bu idrâkin neticesi idi.Gaspıralı’nın başlattığı bu akım, esas itibâriyle; a) mevcut okulların ıslah edilerek yeni usûlle eğitim (usûl-ü cedid) yapmaları, b) bütün Türkler için ortak (edebiyat) dili oluşturulması, c) Osmanlı Devleti’ne destek olmak amacını güdüyordu. İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işde birlik” düsturu, yenilikçi aydınların şiârı olmuştu. Çeditçilik hareketinin bir önemli özelliği de, Rus İmparatorluğunun Türkistan’ı istilasından sonra Türkistan ile Kuzey-Batı (Kırım ve Kazan) Türkleri arasında kesintiye uğrayan siyasi ilişkilerin sosyo-kültürel alanda devam etmesini sağlamasıdır. Kuzey ve Türkistan Türklerinde millî uyanışın sağlanmasında ceditçilik hareketinin büyük hizmetleri olmuştur.Bu çabalar Ruslar tarafından şüphe ile karşılanmış ve engellenmeye çalışılmıştır. Nitekim, bu konuların tartışıldığı bir toplantıda, Rus yetkililerden birisi (M.A. Miropiyev), şöyle demiştir; "Gaspıralı’nın, bu tasarısını kabul etmek, yok olmak üzere olan müslümanları diriltmek, yani bağrımızda yılan beslemek olur. Müslümanların eğitimlerinin temelinde, İslamı bozmak, dinî gayreti tamamen yok etmek, dolayısıyla onları Ruslaştırmak olmalıdır."


 


İsmail Gaspıralı’nın Ceditçilik hareketi, Türkistan’da 1900’lü yıllarda etkisini göstermeye başlamıştır. Alaş hareketi ve ardından kurulan Alaş Partisi, bu fikir hareketinin bir sonucudur. Türk/Kazak aydınlarının 1905’ten itibaren Türkistan’da büyük siyaset adamı Alihan Bökeyhan önderliğinde Alaş adıyla başlattıkları millî istiklâl hareketi, Ceditçilik hareketinin devamı niteliğindedir. Alaş hareketi, 1905’te gizlice kurulan Alaş Partisi ile güçlenmiştir. Parti, Türkistan’ın ilk millî siyasî partisi olup Rusya’daki Türk-İslam muhitinde tarihî ehemmiyeti hâizdir. Muhammetcan Tınışbay, Ahmet Baytursın, Mircakıp Duvlatulı, Ömer Karaşulı, Mağcan Cumabay, Mustafa Çokay, Alihan Bökeyhan’la birlikte bu davaya hizmet eden isimlerden sadece birkaçıdır.


 


Prof. Dr. Hülya Kasapoğlu Çengel’in tanımlamasıyla, Alaş; bütün Türk boylarına ait millî bir urandır ve köklü maziye sahiptir. Kaynağını, efsanevî bir kişilik olan Alaş Han’dan alır[iii].


 


Alaş Hareketi’nin amacı; dil, din, kültür ve ideal birliği olan Rusya Müslümanlarını bir araya getirmek; Türkistan’ın bağımsızlığına kavuşmasını sağlayarak, Rusya tarafından sömürülmesinin önüne geçmekti.


 


Alaş hareketi 1917-1920 arasında üç yıl ayakta kalabilen Alaş Orda Millî Hükûmetini de kurmuş, ancak Rusya’da denetimi ele geçiren Bolşevikler, diğer milliyetçi hareketler gibi, Alaş hareketinin de inkırazını sağlamışlardır. Sovyet Rus yönetimi, millî şuura sâhip Türk aydınlarından öylesine nefret etmekteydi ki, genel af çıkarılmış olmasına rağmen, Alaş hareketine katılan Türk aydınların tamâmı, Stalin tarafından 1937-1938 yıllarında gerçekleştirilen tasfiye sürecinde kıyıma uğratılmıştır.


 


Ceditçilik hareketi, Kuzey Türkleri tarafından XIX. yüzyılın sonlarında tamâmiyle sivil/millî imkânlarla başlatılan gerçek anlamda bir aydınlanma hareketidir. Kendi sivil müesseselerini oluşturmuştur; okullar, yayınevleri, yayın faâliyetleri ilh… Yine, özellikle Kazan’da, millî hareketlere doğrudan ya da dolaylı olarak destek veren, istidatlı öğrencilerin iyi bir eğitim almaları için onlara burs sağlayan, yurt dışında okumalarını temin eden millî bir burjuvazinin de gelişmeye başladığını görüyoruz. Eğer, sosyalist hareketler Çarlığın sonunu getirmemiş olsaydı ya da Sultan Galiyev’in öncülüğündeki milliyetçi-sosyalist aydınların öncülüğünde, Rusya Müslümanlarının millî kimliklerini korumalarına imkân veren bir siyâsî yapılanmanın tesisi başarılabilmiş olsaydı, muhtemeldir ki Kuzey Türklüğü günümüzde çok farklı bir durumda olacaktı. Tabii, Türklüğün ve Dünyâmızın gidişâtı da…


 


XIX. yüzyılın sonların Osmanlı İmparatorluğu, dünyânın kalan kısmının neredeyse tamâmını egemenliği ya da kontrolü altına almış bulunan Batı Dünyâsı karşısında bir ölüm-kalım savaşı vermekteydi. Bu sebeple, Osmanlı-Türk aydınları, devletin yeniden yapılandırılmasına öncelik vermişlerdi. Aydınların ekseriyeti de bürokratlardan ve devletle çıkar ilişkisi içinde olan aydınlardan oluşmaktaydı. Bu sebeple, Osmanlı-Türk Modernleşmesi’nin sivil ayağı biraz zayıf kalmıştır. 1912 yılında Türk Ocakları’nın kurulması, bu açıdan önemli bir merhaledir. Türk Ocakları, Yesevî Ocağı ve Ahilik Müessesesi ile birlikte, Türk Târihinin en büyük sivil örgütlenmelerinden birisidir. Nitekim, Birinci Dünyâ Savaşı’nda târihimize altın harflerle kazınan zaferlerin kazanılması, millî mücadelenin gerçekleştirilmesi büyük ölçüde Türk Ocaklı aydınların/askerlerin eseridir. İngilizlerin, İstanbul’un işgâli sırasında ilk icraatlarından birisi Türk Ocakları’nın kapatılması olmuştur. Bu, sebepsiz değildir. Kendileri için asıl tehlikenin oradan geldiğini görmüşler ve önlem alma gereği duymuşlardır. Gerçekten de korktukları başlarına gelmiş ve Türk Ocakları’ndan feyz ve ilham alan aydınlar/askerler, millî mücâdeleyi başlatarak zafere ulaştırmışlar, İmparatorluğun yıkıntıları arasından modern bir Cumhuriyet kurmayı başarmışlardır.


 


Cumhuriyetin ilk yıllarında, onca yokluğa rağmen, her sahada büyük bir hamle başlatılmasındave millî mücâdelede trenleri işletecek makinist dahi bulamayan ülkenin 10 yıl içinde uçak ihraç eder duruma gelmesinde, Türk Ocaklarının ve Türkçü aydınların katkısı çok büyüktür. Eğer, günümüzde bile hâlén tam olarak aydınlığa kavuşturulamamış olan bir takım sebeplerden ötürü Türk Ocakları’nın faâliyetleri kesintiye uğratılmamış olsaydı, Türkiye’nin demokratikleşme, sanayileşme, modernleşme, kalkınma çabalarında çok daha büyük ilerlemeler kaydedilmesi muhtemeldi.


 


 


 

















[iii] Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi, 23 Şubat 2018 târihinde Eskişehir Türk Ocağı’nda verilen konferans.