28 Kasım 2019 Perşembe 794 Okunma

KUR’AN’IN FARZ KURALI LAİKLİK’TİR-2

 


Kişisel düzeyde kalan ve başkasını etkilemeyen ve rahatsız etmeyen sınırlar çerçevesinde olan dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kişi kınanamaz. İnsanın herhangi bir dini seçmesi, herhangi bir dinden olması, bulunduğu dinin icaplarını yapma veya yapmama ve dinini değiştirme, dininden çıkma özgürlüğü vardır.


Ayrıca hiç kimse devlet düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacı güdemez. İster Müslüman, ister Musevi ve Hıristiyan, isterse putperest veya ateist olsun, toplumsal işlerde ve olaylarda kişiye ne kendi dinine göre, ne de hükümette olan ekibin dinî görüşüne göre işlem ve muamele edebilir. Örneğin devlet işi ve mesaisi, dinî uygulamalardan olan namaz vakitlerine uyarlanmaz, fakat namaz vakitleri mesai saatlerine uyarlanabilir (Erzurum Müftülüğü’nün Cuma namazını öğle mesaisinin bitimine göre uyarlaması gibi). Ki böylesi bir uyarlama ile Kur’an’daki önemli kurallardan biri olan insanlara kolaylık kuralı da uygulanmış olur.


Sn. Prof. Atay konuyu şöyle açıklamıştır:


“İçki içen kimseye içki içtiğinden dolayı idarî otorite tarafından ceza verilmez. Ancak sarhoş iken, başkasını rahatsız ederse engellenir, şikâyet edilebilir, sarhoş olarak vasıta kullanırsa, cana ve mala zarar vereceği için vasıta kullanması menedilir. İçme fiili ile sarhoş oluş dinî bir suçtur, günahtır ve Allah’ın mesajına karşı işlenmiş olduğundan cezasını Allah verir. Görüldüğü gibi burada şahsi suç-günah ile topluma karşı olan suç arasında fark vardır.”.


Bu açıklamaya göre laik bir rejimde toplumsal suçları idarî otorite kovuştururken, din görevlilerinin oluşturduğu dinî otorite buna karışmaz ve sadece Kur’an’ı ve buradaki dinî mesajı hatırlatmakla yetinir. İdarî otorite de dinî yasağa karışmaz ve buna dayanarak yaptırımlar ve yasaklar koyamaz. Ancak inanç özgürlüğünün yanlış ve başkasına zarar verecek şekilde kullanılmasına yönelik bir suç unsuru tespit ettiğinde hukuksal yönden kovuşturur. Bir aktivitede suç olmasa bile, dinî yasağa karşı gelinme söz konusu ise, dinî yönden ancak günah işleme söz konusudur ve kişinin tevbe edip etmemesi ona kalmıştır. Zaten Allah, Kur’an’da dinî inanca yönelik hiçbir ibad etmenin /kulluk eksikliğinin izlenme ve cezalandırma görevini Peygamber dahil hiçbir kişiye vermemiş, “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” diyerek de inancı kişiye bırakmıştır. Yine Peygambere hitaben de “Beni kulumla baş başa bırak" diyerek de bu uygulamayı pekiştirmiştir.


Kalem-44. Ya Muhammed! Böylesine bir hadisi /Kur’an’ı yalanlayacak /ret edecek olanları Bana bırak /Beni onlarla baş başa bırak. Onlara Sen herhangi bir karşılık vermeye kalkma. Çünkü Biz onları ummadıkları /bilemeyecekleri yerden yavaş yavaş azaba uğratacağız.


Müddessir-14. Ve her şeyi onun için bol bol düzenlediğim kişiyi Benimle ilgili olan konularda Bana bırak, Sen Bana karşı olacak günahları, hataları nedeniyle karışıp aramıza girme.


Şimdiye kadar Laik devletin dine karışmayacağı, sadece dinin uygulanması ve kişilerin dine dayalı birbirlerinin özgürlüklerine zarar vericiliklerinden korunmalarını sağlamak üzere korumak ve kollamakla sınırlı tavırda olacağını belirtmiştim. Bu açıklamalara paralel olmak üzere Mutaffifin-33 ve Muhammed-30. ayetlerde, Peygamber dahil hiç kimseye imanı değerlendirme yetki ve yeteneğinin verilmemiş olduğuna değinilmiş, böylece hiç kimsenin inancına karışmama sağlanmış olmaktadır. Yunus-99 ncu ayette de, Hz. Muhammed'e sakın din konusunda hiç kimseyi zorlamaması ikazı da yapılmaktadır.


Mutaffifin-33. Hâlbuki hiç kimse iman edenlerin imanlarını değerlendirmek üzere görevli kılınmamıştır.


Muhammed-30. Ya Muhammed! Eğer Biz isteseydik, bu münafıkları /ikiyüzlüleri yüzlerine bakarak tanıma özelliğini verir ve Senin onları kolayca fark etmeni sağlardık. Yine onları konuşma tarzları ve sözlerinden de tanırdın. Ey insanlar! Siz tanıyamazsınız ama, şunu iyice bilin ki, Allah tüm yaptıklarınızı /amellerinizi bilir.


Yunus-99. Ya Muhammed! Eğer Rabbin isteseydi, yeryüzünde yaşayan insanların tümü inanırdı. Dolayısıyla insanları, iman etsinler diye ikrah edecek şekilde sakın zorlama.


Yine A'raf-188. ayette Hz. Muhammed'e Peygamber olarak görevli olmasına karşın, yetkisinin sınırları hatırlatılmış ve böylece insanların dinî inanışlarına karışmaması ikazı da yapılmıştır.


 A'raf-188. Ya Muhammed! "Ben Allah'ın uygun görmesi dışında, kendi kendime yarar sağlama, ya da zarar verme yetkisine de sahip değilim. Ayrıca gaybı /bilinmeyen geleceği bilseydim, Bana dokunacak zarar için daha önceden tedbirimi alırdım. Böylece Bana hiçbir zarar ve kötülük de gelemezdi. Ben iman etsinler diye insanlar için, sadece bir müjdeci ve uyarıcıyım" diyerek insanları durumun hakkında bilgilendir.


Çünkü Abese-7 nci ayette, tebliğ edip, öğüt verdiği halde, insanların uyup uymamasından kendini sorumlu tutmaması ve buna dayanarak bir nevi zorlama hatasına sapmaması da hatırlatılmıştır.


Abese-7. O kendini beğenmiş adamın Senin bildirdiklerini kabul edip öğüt de alıp almamasından Sen sorumlu değilsin ki.


Hatta böylesi hatalar yapmasına yöneltebilecek kızmasının bile yanlış olacağı vurgusu da Kalem-48. ayette yapılmıştır.


Kalem-48. Ya Muhammed! Sen Rabbinin hükmünün /kararlaştırmış olduklarının gerçekleşmesine kadar sabır göster ve mücadelene devam et. Sakın balığın (Asur halkının) dostu (Yunus) gibi kendi halkına kızıp ülkeni terk etme hatasını yapma ve Sen de halkına kızıp onlardan uzaklaşma. 


       Ayetlerin bu açıklamalarına göre, kanaat ve görüşe dayalı İnsan Şeriatının önü kesilmiş olmaktadır. Yine bu mesajlara baktığımızda dinî kural ve uygulamalarının bir nevi devlet işlerine karıştırılmaması (veya moda deyimle laiklik) uygulaması olduğunu görmekteyiz.


Buna benzer olarak, Peygambere din temelli gruplaşmalar yapanlara da karışmaması ve onlardan uzak durması önerilmiştir.


En'am-159. Özellikle de dinlerini parçalara, fırkalara /hiziplere ayıran, grup grup olanlara uyma ve onlardan uzak dur. Artık onların işi Allah'a kalmıştır. Allah, hesap günü onlara amellerinin yanlışlığını haber verecek ve o zaman hatalarını anlayacaklardır.


Din kuralı koyucu olarak vahiy kitapları ve son olarak da Kur'an dışında başka herhangi bir kitaba veya kaynağa itibar edilmemesi gerektiğine Kalem-37 nci ayette vurgu yapılmıştır.


Kalem-37. "Yoksa sizi bu düşünce ve davranışa yönlendiren okuyup ders aldığınız bir kitabınız var da, bu tutarsız hükümlerinizi ondan mı öğreniyorsunuz?". 


Devlet dinî kısıtlamalara girmezken, bu yasaklara uymaması nedeniyle başkalarına verdiği herhangi bir zarar veya huzursuzluk için kişilere uygulanmak üzere ceza yasası koyar. Dine dayandığı için değil de başkalarını huzursuz edebileceği için. Örneğin umuma açık yerlerde alkol veya uyuşturucu madde kullanma, kapalı yerlerde sigara içme, çevreyi kirletme, yere tükürme, yere sakız atma, gürültü yapma gibi durumlara yasaklar konabilir. Yani devlet insanların din özgürlüklerini, başkalarının din ve manevi düşünce özgürlüklerini olumsuz etkilememek üzere gerekli güvenceleri ve yasal önlemleri alır. Dinî inançları ve çeşitliliklerini çağrıştıracak kıyafet, dinî simge ve davranışlar nedeniyle insanların birbirlerini dinî inançları nedeniyle etkileyecek durumlara müsaade etmez ve gerekirse hukukî yasaklar koyar. Ayrıca devlet, dini başıboş bırakmamalı ve sahip çıkmalıdır. Bu sahip çıkma, özgürce, fakat başkalarına zarar vermeyecek ve istismar etmeyecek maddî ve manevî koşul ve olanakları sağlamanın ötesine geçmemelidir. Çünkü dinî baskı ve zorlamalar, laikliğe aykırıdır. Örneğin bir yurt dışı gezim sırasında şehrin merkez parkının giriş kapılarında, parkta yasaklanan konular büyük panolarda gösterilmiş ve insanlar bu yasaklara uymaları için uyarılmıştır.


Kısaca laiklik prensibinde devlet ve dini birbiriyle çatışan, birbirine rakip iki ayrı kurum olarak değil, ikilemli prensipte olduğu gibi birbirini tamamlayan ve beraberlikleri ile toplumun düzenini sağlayan iki kurum olarak görmeli ve değer vermeliyiz. Böylelikle de laiklik prensibi sayesinde din ve devlet birer değer olarak yerlerini almış olurlar. Sonuçta da hem toplumun bireyleri demokratik özgürlük hakları çerçevesinde dinî inançlarının gereklerini yerine getirmiş, hem de devletine sahip çıkmış olur.


Bu ikilemde aşırı dinci bir yaklaşım nasıl kabul edilmezse, aşırı laiklik yorumlarına dayanan dine karşı olan bir davranış da kabul edilemez ve her ikisi de birer bağnazlıktır ve sömürüdür.