6.08.2018 16:53:18 480 Okunma

Öğrenen ve Üreten Kent



Bir ürün veya hizmetin ortaya çıkabilmesi için gerekli unsurlara üretim faktörleri adı verilir. İktisadın bir bilim olarak öne çıkmaya başladığı 18’inci yüzyıldan bu yana geleneksel üretim faktörleri olarak doğal kaynaklar, sermaye, işgücü ve girişimcilik isimlendirilir. 20’nci yüzyılın ikinci yarısında bilimdeki büyük atılımlara ek olarak bilişim ve iletişim teknolojilerindeki olağanüstü gelişme nedeniyle bilgi de üretim faktörleri arasında sayılmaya başladı.

Bugün üretim faktörleri arasında önemli bir yere sahip olan bilginin diğerlerinden bazı farklılıkları var. Öncelikle; bilgi, oldukça karmaşık ve çok yönlü bir kaynak olma özelliği taşıyor. Farklı türleri var. Doğal kaynaklar gibi kıt olma özelliğine sahip değil. Başarısız girişimler bile bilginin bir üretim faktörü olarak daha fazla gelişimine olumlu etki yapıyor. Bilginin ticareti ve alışverişi yanında korunması için de henüz yeterli yöntem, mekanizma ve mevzuat geliştirilebilmiş değil. Zamanla eskiyor, değişiyor, üretimi durmaksızın hızlanıyor ve ivmeleniyor, üretim hacmi artıyor.

Geleneksel üretim faktörlerinin pek çoğunda mülkiyet yapısı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıktır. Sermayenin, doğal kaynağın ya da işgücünün kime ait olduğu açıkça bellidir. Diğer yandan bilgi ise kamusal olma özüne sahiptir. Dolayısıyla bilgiyi bir üretim faktörü olarak tanımlarken yarı kamusal niteliğine işaret etmek gerekir.

Bilgiyi üretim süreçlerinde farklı bir düzeye taşıyan bir diğer özelliği ise ölçeğe göre getiri sağlıyor olmasıdır. Geleneksel üretim faktörlerinde yapılan yeni artışlar verimlilik ve getiri oranını değiştirmeyebilirken, artan bilgi miktarı verimliliği ve getiriyi ciddi anlamda geliştirir ve yükseltir. Bilginin bir üretim faktörü olarak artan getiri sağladığı tezi bu gerçeğe dayanır. Dünyadaki örnekler göstermiştir ki; yeni bilgiyi üreten ve ona sahip olan ekonomik işletmeler hızla büyüyüp gelişebilmektedir. Özetle; örneğin teknolojiyi üretmenin ve ona sahip olmanın sırrı, onu var eden bilginin özünden kaynaklanıyor.

Eğer bir bölgede bilgi üreten kurum, kuruluş ve işletme sayısı yüksekse, o bölgede katma değerin ve zenginliğin de yoğunlaştığını gözlüyoruz. Dolayısıyla bilgi yoğunlaşması devamla kalkınma ile sosyal ve bireysel refahın da kaldıracı oluyor. Kendi ulusal, bölgesel veya yerel ekonomilerinin odağına bilgi üretimini yerleştirebilen topluluk veya kuruluşlar maddi ve manevi zenginleşmenin mekanizmasını da meydana getirmiş oluyorlar.

Bilginin alışverişinin yapıldığı ortamları hatırlayalım. İlk elde ilk ve orta öğretim düzeyi ve üniversiteleri sayabiliriz. Bu kurumlara ilişkin eskimiş modelde öğrencilere tek yönlü olarak bilgi aktarılır. Okullar genelde bilgi üretim süreci içinde yer almazlar; sadece başka yerlerde üretilmiş bilgilerin naklini gerçekleştirirler. Hâlbuki bu kurumları, kendilerinin bilimsel ve teknolojik bilgi ürettiği bir noktaya terfi ettirmek gerekir. Gene; bu kurumların öğretmenleri, öğretim üyeleri ve araştırmacıları ile öğrencileri yeni bilgi üretmenin aktörleri olmalıdırlar. Zaten mevcut olan bilginin bu kurumlarda öğrenciye aktarılıyor olması, zenginliğin ve refahın yolunu açmak için asla yeterli değildir.

İster okul veya üniversite isterse ekonomik işletme; bir kuruluşu bilgi üretiyor hale getirmek, onun ekonomisini bilgi odaklı hale getirmek anlamını taşır. Bilgi odaklı ekonomiye sahip kurum ya da kuruluşlar ile insani yerleşimler bu özellikleri sayesinde kalıcı, sürdürülebilir rekabetçi, yenilikçi ve maddi olarak zengin bir düzeye terfi ederler.

Bilgi odaklı hale gelen bir kurum bilgi üretmenin yanında aynı zamanda kendi kendine öğrenme sürecini de içselleştirmiş demektir. Kendi kendine öğrenebilen bir kurum, kuruluş ya da yerleşim ise her yönden zenginleşme yönünde ciddi adımlar atmaktadır.

Yukarıda anlattığım sürecin sorumlusu ya da yöneticisi kimdir? Bu yönlü tek bir isim söylemek ne doğru olur ne de mümkündür. Bilgi odaklı ekonomiyi gerçekleştirecek olan paydaşlar, kentin ekonomik ve sosyal aktörleridir, bunların oluşturacakları topluluklar ve ağlardır.