15 Mart 2019 Cuma 295 Okunma

Kentin Kültür ve Sanat Değerleri



İnsan yerleşimleri bir günde oluşmuyor. Özellikle kentler, tarihin içinden evrimleşerek mevcut durumlarına ulaşıyorlar. Bu dönüşüm ve değişim sürecinde bazı örneklerde kenti oluşturan geçmiş varlık ve değerler korunurken, kimilerinde o yerleşimin tarihsel kökleri yok edilerek yürünüyor.

Doğal özellikler, anıtsal yapılar, geleneksel mimari örnekleri ile arkeolojik alanların oluşturduğu topluluğa kentin tarihsel çevresi diyoruz. Kentin yakın çevresiyle birlikte bir tarihsel ve kültürel değeri olduğu konusu, ülkemizde de entelektüel çevrelerde genel kabul gördü.

Siyasal fanatiklerin, yaşanan toprakların geçmişini reddetme takıntılarını bir yana bırakırsak; kentsel çevrenin değerlerinin korunması konusunda bir fikrimiz var artık. Bu konuda temel eksiklerimiz arasında; yerel yöneticilerin tarihi ve kültürel koruma konusunu henüz yeterince kavramamış olmaları, sorunlar listesinin öncelikli sıralarında yer alıyor.

Bir yerleşim çevresinde yerel yöneticiler, bir sorunu veya bir önceliği kavramadılarsa, bunun halka yansımaları da zayıf ve eksikli oluyor. Doğal ve kültürel varlıklara karşı barbarca bir anlayış içinde olan yerel yöneticiler, halkın da böyle bir tutum içinde olmasını özendiriyorlar. Böyle bir ortamda sivil toplum kuruluşlarının da koruma konusunu gündemlerine almalarını beklememek gerek.

Eğer eğitim sistemi ve sivil toplum, koruma konusunda bilinçlenmeyi öne çıkarmıyorsa; o yerleşimde tarihin ve geçmişin kültürün yok edilmesi için bir ivme yaratılmış oluyor. Bilinçsizlik, kayıtsızlık, sorumsuzluk ve vizyonsuzluktan oluşan bir sosyal ivme…

Koruma konusundaki temel hastalıklardan birisi, kültür varlıklarının korunmasının eskilik fikriyle bağdaştırılmaya çalışılmasıdır. Böyle bir durumda koruma kavramı; varlığın yaşı, kullanılabilir olup olmadığı, kendiliğinden yıkılması durumunda tehlike yaratıp yaratmadığı gibi garip kurallara bağlanmaya çalışılır. Pek çok örnekte kentin okumuşlarının, güya halkı bilgilendirecek olan medya mensuplarının, yerel yöneticilerin veya genel anlamda yerleşimin aklıevvellerinin de bu yanlışa düştükleri görülür. Hele ki; konu, artan kentsel ranta bağlı kişisel çıkarlarla iç içe geçiverince, adeta bir kavramsal zırvaya dönüşüverir.

Doğal ve kültürel varlıkların korunmasında önemli olan nokta; bunların o yerleşimin gelişimiyle ilgili kültürel, sosyal, ekonomik, endüstriyel, politik, teknik veya teknolojik değerlerin belgesel niteliğidir. Bu varlıkların korunması ile o yerleşimde bir yaşamsal süreklilik ve buna bağlı bir özgünlük ile farklılık yaratılır. Bir yerleşimin özgünlüğü ve farklılığı, onu diğerlerinden ayırt ederek yerleşimin değerini ve kalitesini yükseltir. Geçmişten bugüne sürekliliği koruyarak sağlanan bütünlük, o kenti bir sahildeki kum tanelerinden birisi olmaktan farklılaştırarak, onun “Kaşıkçı Elması” olmasını sağlar.

Doğal ve kültürel varlıkların korunması konusunda doğru politikaları geliştirebilmek için, öncelikle o yerleşimdeki değerlerin bir envanterinin çıkarılması gerekir. Bunu gerçekleştirmede ilk adımları attığımızı kabul edebiliriz. Ama envanterin halk tarafından bilinir ve kendi öz varlığı olarak kabul edilir noktaya getirilmesinde hâlâ sorunlarımız var. Kendi kentimizde de olmak üzere yurttaşlar, hangi geçmişle birlikte yaşadıklarının ve neleri kaybetmekte olduklarının farkında bile değiller.

Eğer varlıklarımızı benimseyip korumayı bilmezsek, hiç kuşkusuz orada definecilik ve soygunculuk gibi barbar eğilimler artacaktır. Bu sorunun aşılması ise başta eğitim olmak üzere bir örgütlenme, kaynak ayırma ve yayın faaliyetleri dizisine bağlıdır. Yaşadıkları kentsel çevreye duyarlı insanlar kültürel koruma fikri üzerine vurgu, çalışma ve eylemliliği içinde olmalılar.