20 Mayıs 2019 Pazartesi 155 Okunma

Dünyanın ve Suyun Farkında Olmak



Geçtiğimiz günlerdeki köşe yazılarımda birey ve toplum olarak aşırı tüketime olan yönelmemizden söz etmiştim. Diğer yandan sorun, sadece kişisel veya gerçek anlamda ihtiyaçların karşılığı olmayan tüketimin artması değil. Tüketim arttıkça dünyada var olan kaynaklar da yok oluyor. Bunların bazıları ise geri dönülemeyecek biçimde yok oluyor.

Artık iyi biliyoruz ki; dünyayı her geçen gün biraz daha yitiriyoruz. Çevre kirliliği, doğal kaynakların akıl dışı ve ahlaksız kullanımı konusunda uyarı haykırışlarının hala ciddiye alınmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu haykırışları kavramayanlar yanında bunların bir takım entelektüel insanların eğlencesi sananlar hala çoğunluğu oluşturuyor.

Bir gerçek var ki, gün be gün dünyada yaşam elden gidiyor. Aynen zamanı yitirmek gibi, doğal dünyayı yitirdiğimiz noktada da geriye dönüş olmayacak. Dönüşü olmayan yol bu…

Hem yaşamsal dengelerin korunması, hem de insanların yaşam sürekliliğinin sağlanması için ciddiyetle dikkate alınması gerekenler var. Öncelikle su ve toprak zenginliğinin korunması, yakın ve uzak ihtiyaçları karşılamak üzere akılcı kullanılması gerekmektedir. Bugünkü çılgın, sorumsuz, başıboş ve akıldışı kullanım düzeyinde ısrar edilirse dünya nüfusu çok yakında içecek su, yiyecek gıda bulamamak tehdidi ile gelebilir.

Dünya diye söz edince, bunu sanki bize uzak bir gelecek imiş gibi algılıyoruz çoğu zaman. Dünya kavramının içinde Türkiye’nin, toplumumuzun ve kendimizin olduğunu kavramakta zorluk çekiyoruz. Giderek yitirilen tarım topraklarının, yok olan tatlı su kaynaklarının bir tehditler manzumesi olarak ne denli yakınımızda olduğunu fark edemiyoruz. Eriyen buzullar dediğimizde Kutuplar Bölgelerinin bize çok uzak olduğunu düşünüp bize olan olumsuz etkilerini doğru kavrayamıyoruz. Muhtemelen eğitim sistemimiz, yazılı ve görsel basınımız bu yakın gerçekleri bize yeterince aktaramıyor.

Örneğin çevre kirlenmesi nedeniyle eriyen buzulların denizlerin yükselmesine neden olacağını günlük haberlerde dinleyip okuyoruz. Ama yükselen denizlerin her an daha çok, karadaki tatlı su kaynaklarına sızarak bunları kirleteceğini aklımıza getirmiyoruz. Bilim insanların gelecekte beklediği gelişme bu.

Önümüzdeki dönemde denizlerin yükselmesiyle yerüstü suları ve yeraltı suları, (alttan ve üstten) karalara ilerleyen tuzlu sularla kirlenecek; toprak zenginliğimiz ve tatlı su kaynaklarımız tuzlanmaya uğrayacak. Özetle; içme suyunun, bugün petrolün olduğu gibi varilinin yüksek bedellerle satıldığı günlere doğru adım adım ilerliyoruz.

Yaşadığımız kentin denize kıyısı olup olmaması durumu değiştirmiyor. Karmaşık yapılı su kaynaklarından herhangi birinde oluşan kirlenme, bileşik kaplar sistemi gibi diğerlerini de etkiliyor. Eğer gerekli önlemleri almak için bir “su felaketi” yaşamayı beklersek, geldiğimiz o noktada çok gecikmiş olabiliriz.

Dünyada kuraklaşma sürecinin giderek hızlandığını, ülkemizin de bundan “nasibini” aldığını biliyoruz. Bu sürecin karşısında erozyon denetimi, suyun toprakta tutulması, su ve toprak master planlarına özgü tarım politikaları geliştirilip uygulanması zorunludur.

Yağmurun yağması yetmez; önemli olan, suyu toprakta (doğanın kendi yapılanması içinde) tutabilmektir. Mevcut kentleşme anlayışı ile yağış halinde gelen suyu asfalt yollardan, beton alanlardan (toprağa ulaşamadan) kanalizasyon sistemleri aracılığı ile denizlere atıyoruz. Hâlbuki su, en kısa yoldan toprakla buluşmalıdır. Kentleşme anlayışı da suyun toprakla buluşmasını tasarım ilkesi yapmak zorundadır. Günümüzde bu anlayışın gerçekleşmesine imkân verecek teknolojiler var.

Adım adım dünyayı yitirmekte olduğumuz süreçte bu ciddi konuyu hatırlatmayı bir insanlık görevi kabul ediyorum. İnsanlığı, tüketim toplumu çılgınlığı ile götürebileceğimiz fazla yol ve zaman kalmadı.