22 Haziran 2019 Cumartesi 305 Okunma

Hak, Özgürlük ve Beklenti

Kendi kendime “Acaba ikna edici iletişim ya da ikna edici liderlik diye övüne gerine anlattığımız yaklaşımlar yaratıcılık ve farklı düşünme becerilerini olumsuz mu etkiliyor?” diye soruyorum. İnsanların düşüncelerine itiraz ederken ya da onları ikna etmeye çalışırken, yeni olana karşı bir tutum ve davranış tarzı geliştirmeye mi zorluyoruz?

Hem postmodern bir çağda doğrunun birden fazla olacağını söyleyip, hem de ‘tek doğruya ikna olmaları’ için onlara at gözlüğü mü takıyoruz? İkna ile yeni ve farklı düşünme kavramlarını karşı karşıya koyup ikisini de sıkıca silkelemek lazım. Stratejik olmaya çalışırken (-ki ikna ediciliğin arkasında bu gerekçe var), düşünmenin farklılaşmasını, çeşitlenmesini ve zenginleşmesini kaybediyoruz. Geçmiş deneyimin bana öğrettiği birkaç önemli dersten birisi budur.

Hak, Haklılık ve Özgürlükler

Türü ne olursa olsun, bir ilişki olduğunda; beraberinde karşılıklı hak ve özgürlükler de oluşur. Bir arada yaşayan insanlarla birlikte; insan haklarından, çocuk haklarından veya doğaya karşı sorumluluklarımızdan söz etmemizin mantığı budur. Eğer ‘sen ve ben’ olarak isimlendireceğimiz iki insan arasındaki bir ilişkiden söz ediyorsak; ‘benim’ haklarım kadar ‘senin’ hakların ve ‘bizim’ haklarımızın varlığının farkında olmalıyız

Hak ve özgürlüklerin çok yönlü niteliğini kavrayınca; “Kim haklı?” sorusunu cevaplamanın ilk adımının saygı ve empatiden oluştuğunu bilmek gerekir. Bir başka deyişle; “Kim haklı?’ şeklinde bir soru, öncelikle ‘onun haklı olabileceğini’ öngörmek demektir.

Karşı tarafın koşullarını yeterince bilmiyorsak, bilinmeyenler üzerine varılan bir haklılık kararı muhtemelen yanlış olacaktır. Bu nedenle durum hakkında bilgilenme ve empati yapabilme özelliği önemlidir. Doğru veriler üzerine kurgulanmış bir empatik yaklaşım; yaşamla, sevdiklerimizle veya çevremizdeki insanlarla ilgili ciddi hatalar yapmamızı önleyecektir.

Beklentilerimiz

Yaşamdan olduğu gibi, içinde bulunduğumuz ilişkilerden de beklentilerimiz var. Bir iş ortaklığında kâr etmeyi ve bunun sürdürülebilir olmasını bekleriz. Bir eğitim ilişkisinde gerekli ve yeterli bilgilerle donanmayı ve bunu kanıtlayan bir diploma edinmeyi isteriz. Bir duygusal ilişkide ise sevgimizin karşılığında sevgi tatmini beklentisi içinde oluruz.

Ama her zaman bu istek ve beklentilerimiz özlediğimiz ölçüde cevaba dönüşmeyebilir. İşte; bu tatminsizliğin cevabını arama süreci, ‘kimin haklı, kimin haksız’ olduğu sorusunu oluşturan kritik zaman dilimidir. Böyle bir darboğazın devamında iki yol vardır. Bir tanesi ayrılmalara diğeri ise sorunu yönetip doğru çözerek esenliğe gider.

Çoğu zaman sağlıklı çözüm, ‘kimin haklı’ olduğu sorusuna cevap bulmak değil, sorunun uyum içinde birlikte nasıl aşılabileceğini araştırmaktır. Eğer bu sürecin sonunda oluşturulan – her ne ise – çözüm, o ana kadar olandan daha fazla tatmin ve memnuniyet sağlayabiliyorsa; süreç, yeterli ve sağlıklı bir noktaya ulaşmış demektir.

İki Yönlü İlişki

Hintli bilge Mahatma Gandhi, “Hakkını çabuk yoldan elde etmek için, karşı tarafa hakkını vermek gerekir” der. Burada önemsenmesi gereken vurgu, yukarıda da değindiğim gibi hakkın – en az – iki yönlü olduğudur. Hak kavramından söz ettiğimizde; ‘senin hakların’, ‘onun hakları’ veya her nasıl bir ortamdaysak ‘diğer paydaşların hakları’ da aklımızda olmalıdır. İçinde bulunduğumuz çağın, ‘sosyal ağlar’ ile birlikte anılmasının nedeni, tüm olguların çok yönlü niteliğinin farkına varılmasıdır.

Karşılıklı olarak hakların doğru kavranması için, ilk elde karşılıklı anlaşmanın ve anlaşılmanın gerçekleşmesi gerekir. Şöyle diyebiliriz: “Seni anlamamı istiyorsan, beni anlamayı başarmalısın.” Kendi kendimize de “Beni anlamanı istiyorsam, seni anlamaya çalışmalıyım” diyebilmeyi başarmalıyız. Kimin haklı olduğu, nasıl sürdürmek istediğimizle ilgilidir.