25 Haziran 2019 Salı 178 Okunma

Dün ve Gelecek

Newton’un “Kütle Çekimi Kanunu” olarak bilinen teoriyi geliştirmesi ile ilişkili anlatılan ‘başına düşen elma’ hikâyesini bilirsiniz. Gerçekten böyle bir olay olmuş mudur, bilinmez. Ama eğer ‘elma’ gerçekten Newton’un başına düştüyse, bu olay Newton’un kütle çekimi üzerinde uzunca bir süre çalışmış olması kaynaklıdır. Metafizik bir gerekçe üretmeye çalışmıyorum. Ama biz gerekli çalışmayı yapmış halde hazır değilsek, elma da bizim başımıza düşmeyecektir.

Örneğin bir bardağa düşen damlaları göz önüne getirin. Birinin diğerinden pek de farkı yoktur. Ama bir tanesi var ki, sıra ona geldiğinde bardak taşar. O, bardağı taşıran son damladır. Bu damla dünden bugüne, hatta geleceğe geçişi sağlayacak olan hazırlığın tamamlandığına işaret eder. Aynen elmanın düşmesi veya Arşimet’i “Buldum” diyerek sokaklara dökmesi gibi…

Yaşamımızı oluşturan anlar da bardağa düşen damlalar gibidir. Bazen bir tesadüfi görünen bir olay, hatta sıradan görünen bir eylem bardağı taşıran damla oluverir. Son damla fikri ile bir sinir boşalmasından, bir asabi patlamadan ve duygusal bir çözülmeden söz etmiyorum. O ana kadar çözümü öngörülememiş bir problemin ufkunun açılıvermesinden, aklımıza gelmemiş olanın gelivermesinden söz ediyorum. Fark edilmemiş olanı fark etmeyi, bakılmış ama görülmemiş olanı görmeyi ifade etmeye çalışıyorum. İnsan zihin sisteminin çalışma biçimlerinden birisi böyledir: Geçmişten, mevcut olandan geleceğe sıçrama…


Duygu - düşünce dünyamız dalgalı denizde bir küçük kayık gibidir kimi zaman; bir iner bir çıkar. İnişler iç dünyamızın dinlenme ve düşünme anlarıdır. Bunları bardağı dolduran, ama henüz taşırmayan damlalara benzetirim. An gelir, bir dalga minik kayığı kaldırıverir, son damlanın bardağı taşırdığı gibi… İşte; o özel an bir şeyler değişmeye başlar. İç düşünme tamamlanmış, sorgulama ve hesaplaşma sona ermiştir. Karar ya verilmiştir ya da kararın verilebileceği bir olgunluğa erişmiştir zihin. Karanlıktan sonra güneşi görmek gibidir bu anın duyumsattığı. İnsanın yüzüne bir gülümseme gelir. Başımıza düşen bir elma olsa bile acı duymayız o anı yakalamış olmanın keyfiyle.

Minik kayık, inmekte olan dalganın üzerinde olduğunda akıl gözlerimiz içe bakmaktadır. Çoğu zaman geçmişle bir hesaplaşma içindedir. Geçmişi izleyerek bugüne dair doğru kararlar vermek için beynin kıvrımlarında ve bedenin sinir uçlarında gezinmektedir. Bu gezintiden esenlikle çıkmak bazen kolay değildir. Hele ki, geçmişimizle ilgili bir suçluluk duygusu içindeysek... Geçmiş, özellikle geçmişte yapılan hatalar insanın enerjisini tüketen unsurların başında gelir. Hele ki, geçmişe olumsuzlayarak bakma alışkanlığımız varsa bir iç hesaplaşma bize yorgunluk olarak geri döner.

 Geçmiş de dâhil olmak üzere yaşamın tamamını, hiç bitmeyen bir eğitim süreci olarak almak gerekiyor. Zaten tarih, yaşam öyküsü ve edebiyat okumalarının da nedeni başkalarının deneyimlerinden yararlanarak kıyaslama ve değerlendirmeler yaparak yeni davranış modelleri geliştirmek değil midir?

 Geçmiş, ucu bugünde olan ve muhtemelen geleceğe uzayacak bir yoldur. Geçmişte takılıp kalmak, bir uzun yolun yarısında pes etmek demektir. Geçmişte yaşamayı bir davranış modeli olarak kabul etmek, dünün ve dünkü hataların kölesi olmayı kabul etmek demektir.

Geçmişte yaptıklarımız, bizim için bugünü ve geleceği kuracak olan yapı taşlarıdır. Doğru veya hatalı, her ne yaşandı ise... Geçmişe bakışımız, bugüne daha güçlü olarak kurma hedefine yönelmeli. Geçmişi bugüne bakarak doğru anlamak, aynı yanlışları bugün yapmamamızı sağlayacağı gibi, sorunlara karşı bir içsel korunma ve savunma mekanizması geliştirmemizi de sağlayacaktır. Böylece başımızı yerdeki çamurdan, gökteki ışığa kaldırabilmemizi sağlayacak güç, direngenlik ve yaşama sevincini yakalayabiliriz.