23 Ağustos 2019 Cuma 85 Okunma

Kent ve Sorumluluklarımız



Eğer bir şehrin sadece merkezinde dolaşırsanız, burada gördüğünüz görkem sizi yanıltabilir. Işıltılı mağazalar, yüksek binalar, çok renkli vitrinler ve moda giysiler içindeki insanlar, sizi tüm şehrin böyle bir görünüm verdiği izlenimine savurabilir. Kent merkezinin ihtişamı ile şehri birkaç lüks restoran veya eğlence yeri ile hali vakti yerinde insanlardan ibaret sanabilirsiniz.

Yöneticiler, kendi kentlerini albenili ve yerel iktidarlarını başarılı göstermek için şehrin vitrinini oluşturmada büyük gayret gösterirler. Öyle ki, son yıllarda bu türden ‘puan almaya’ yönelik çalışmalar, şehrin temel ihtiyacı olan pek çok sorun ve konunun önüne geçmiş gibi görünmektedir. Ülkemizde yerel yönetim anlayışı, hızla ‘sabun köpüğü’ modeline doğru ilerliyor.

Pek çok yöneticinin dikkat etmediği önemli noktalar var. Örneğin bir şehrin büyüklük ölçeği konusunda bir vizyonu, planı veya buna bağlı programları olduğu kanaatinde değilim. Doğru belirlenemeyen şehir ölçeği, ilerleyen yıllarda başka kentsel sorunlara neden oluyor. Hızlı ve dengesiz büyüyen kentlerde yönetimlerin yükünün hızla arttığını biliyoruz. Bu gerçek, aynı zamanda vatandaş başına düşen yerel yönetim birim maliyetini de artırıyor. Bir şehri sadece görünüm olarak çekim merkezi haline getirmek, sonuçta kentin yükünün ve maliyetinin artmasına neden oluyor.


Bir kentin vizyonu, sadece imar ve uygulama planlarına indirgenemez. Eğer paylaşılan şehrin bir büyüme perspektifi yoksa uygulanmaya çalışılan imar vs. planlarının da anlamsızlaşmasına neden olur. Bugün pek çok şehrimizde yaşadığımız gerçek budur. Kağıt üzerinde planlar vardır; ama bir kentsel vizyon olmamış veya paylaşılmamıştır.

Bir ülkenin olduğu gibi, bir şehrin kişi başına düşen yıllık gelirinden de söz edebiliriz. Ama benzer şekilde; bu gelirin şehirde yaşayan sosyal katmanlar arasında nasıl dağıldığına da bakmalıyız. Bir şehrin gelişmişliğinin göstergesi, şehrin mahalleleri arasındaki gelişmişlik farkıdır. Eğer kent merkezindeki görkemle karşılaştırıldığında, dış semtlerde veya varoşlarda ciddi yoksulluk düzeyi gözleniyorsa, o şehrin yönetiminin başarılı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. En azından; görece daha az gelişmiş semt ve mahallerdeki kişi başına düşen yıllık gelirin, ülke ortalamasının üzerinde olduğunu gözlemek ve kanıtlamak gerekir.

Bir şehrin, üzerinde durulması gereken iki niteliğinin kentsel yoksulluk ve sosyal dışlanmışlık olduğu kanaatindeyim. Bu iki faktördeki olumlu gelişmeler, o kentte izlenen yönetim başarısının kanıtlarıdır.

Eğer yurttaşlar, kişi veya aile düzeyindeki gelir yetersizliğinden dolayı sosyal olarak kabul edilebilir bir yaşam düzeyine sahip değillerse ve kentsel konfor imkânlarından yararlanamıyorlarsa, bu durumda kent yoksulları sayılırlar. Bu insanlar için kent merkezindeki zengin görüntünün sosyal gerginliği artırmaktan öte bir anlamı yoktur. Neden şehrin değişik noktalarındaki kent mobilyalarına zarar verildiği gibi zor soruların cevaplarından birisi burada gizlidir.

Eğer şehirde bir tiyatro veya gösteri merkezi varsa ve eğer siz vatandaş olarak bu olanaktan yararlanamıyorsanız, sosyal olarak dışlanmış sayılabilirsiniz. Çünkü sosyal dışlanma, kişilerin yoksulluk, mahrumiyet veya ayırımcılık gibi nedenlerden dolayı kent yaşamı dışına itilmeleri anlamına gelmektedir. Gelişmiş şehirlerin sosyal dışlanmışlık endeksleri düşüktür.

“Ben, yönetici olarak bu şehre şunları yaptım” demek, başarıyı doğrulamak için yeterli değildir. Yapılan her projenin veya her faaliyetin, şehri oluşturan sosyal katmanlar arasında ne denli paylaşıldığı belli olmadan başarı iddiasında bulunmak, ancak lüks bir davranış olur. Unutmayın ki; doğa ve şehir, biz onu modernleştirmek için elimizi dokunmadan da güzeldi.