8 Kasım 2019 Cuma 131 Okunma

Kent Nereye?

 


 


Yaşadığınız kentte veya ülkenin diğer kentlerinde kaç kişi, kentin yoksul dış mahallelerinde yaşıyor? Kaç ailenin temiz suyu veya sağlık koşullarına uygun bir tuvaleti yok? Bir vatandaş, yaşadığı mahalleden yılda ne sıklıkta kentin merkezine gelebiliyor? Kent merkezinde sunulan sosyal ve kültürel olanaklardan kentin dış semtlerinde yaşayanlar ne oranda yararlanabiliyorlar? Kentin yoksul mahallelerine yapılan yatırımlar nelerdir? Dış semt başına düşen yatırım ne kadardır? Yoksul semtlerde yaşayanlara gıda, yakacak ve para yardımı yapılarak bu yörelerin temel sorunları çözülebilmekte midir? “Balık tutmayı öğretmek” olarak yorumlayabileceğimiz istihdamı artırma yerine, balık verme kolaycılığının altındaki mantık nedir?


 


Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kırdan kente doğru yoğun bir akış var. Konuya Türkiye açısından baktığımızda; pek çok kentin bu etkin akışı karşılayabilecek gücü ve yapılaşmasını olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla kentlerin kırdan gelen göçmenleri kentlileştirmesi yerine, gelenlerin kentleri kırlaştırması durumu otaya çıkıyor.


 


Günümüzde hızla artan kent nüfusunun büyük bölümü, düşük ve orta gelirli ailelerden oluşuyor. Göç karşısında ezilen kentlerin gerçeğini bir madalyonun iki yüzü ile anlatmak mümkün. Bir yandan göç, diğer yandan kentlerin çözülmemekte ısrar edilen temel sorunları; bir yönüyle kentleri yoksullaştırıyor, diğer yönüyle yoksulluğu kentlileştiriyor.


 


Bugün kentlerin sorunları, sıradan belediye bütçeleri ile çözülebilecek boyutların çok ötesine vardı. Dünyanın görece daha az gelişmiş ülkelerine benzer biçimde, ülkemizde de kentsel gelişim konusunda genel kabul görmüş ulusal ve sosyal bir yaklaşım yok. Her yerel yönetim birimi, “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” misali ‘kendi aklının erdiği’ temelsiz ve tekrarlı (aynı zamanda taklit, kopya, kitch) çözümlerle uğraşmakta. Mevcut vizyonsuzluk ve plansızlık anlayışı yanında bütçe zafiyeti ve kadro sıkıntıları ile uzun vadeli çözümler de mümkün görülmüyor.


 


Bir kentin geleceğine baktığımızda, gördüğümüz manzaranın bir diğer yönü şudur: Yerel yöneticiler, kentin temel sorunlarının çözülmeye çalışılmasının kendi ikbal ve makam beklentileri ile uyuşmadığı görüşündeler. İktidarlarını sürdürebilmek için oy almaya yönelik göze görünür faaliyetler içinde olmayı yeğliyorlar. Kent merkezinin görsel albenisinin artırılması, yerel yönetim kaynakları ile kendilerinin veya partilerinin reklâmının yapılması ya da yoksulların maddi yardımlarla oy olarak iktidara bağımlı hale getirilmesi en sık görülen yaklaşımlar…


 


Kentin orada yaşayan insanlar açısından başarı metriklerinin başında, engelli yurttaşların durumu gelir. Engelli bireylerin bir bölümünün destek hizmetleri ile yaşamlarını sürdürebildiklerini biliyoruz. Türkiye’de engellilerin ancak yüzde 6’sı bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinden yararlanabiliyor. Diğer yandan meslek kursu, aile rehberliği ve danışmanlık hizmetlerinden ve sosyal – kültürel desteklerden yararlanamayanların oranı yüzde 99’u buluyor. Bu gerçek, pek çok engellinin, kendilerine yardımcı olan aile bireylerinin yokluğunda yaşamlarının ne denli zorlaşacağını ifade etmesi açısından düşündürücü…


 


Az sayıda kamu binasında, bedensel engelliler için yapılmış özel yolları veya asansörleri görmüşsünüzdür. Ama işin gerçeğine indiğimizde; engellilerin yüzde 70’inin yaşadığı cadde, sokak, yol veya binalarda kişisel engeline bağlı bir düzenleme olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla günlük yaşam, engellinin yaşam hak ve özgürlüğüne sahip bir vatandaş olduğunu dikkate almıyor. Genel anlamda yöneticiler, karar vericiler, tasarımcılar, mimarlar, mühendisler veya plancılar için engellilik bir sosyal faktör olarak değer taşımıyor desek yanılmış olmayız.


 


Yaşam çevremizi değiştirirken, yaşamla ilgili kabullerimizi ve varsayımlarımızı da değiştiriyoruz. Sonunda bu kabuller bir körlük haline dönüşüyor. Kendi yarattığımız illüzyonun kölesi haline geliyoruz. Gerçek şu ki; kentleri insanlar için geleceğin hapishaneleri yapmamak adına, herkesin kendine bir vazife çıkarması gereken bir dönemi yaşıyoruz. Geç kalmış olacağımız noktaya, hızla yaklaştığımıza dair pek çok işaret oluşmaya başladı.