16 Kasım 2019 Cumartesi 482 Okunma

Işıkla Gölgenin İlişkisi

 


Bir an gelir; yaşamımızın ve çevremizin riskler, tehditler ve tehlikelerle dolu olduğunu fark ederiz. Belki de günün hay huyu içinde geçmişte bunları fark etmemiş olabiliriz. Ama güven içinde olmak duygusu ağır basar. Korunmak için etrafımıza dört duvar, bir çatı çevirme fikri cazip gelmeye başlar. Işıksızlığı, karanlığı hissetmeye başlamamız için üstümüzü kapatan çatının tamamlanması ile başlar. Karanlığı fark etmemize ise yalnızlık duygusu eşlik eder.


 


Yalnızlık duygusuyla bu kez tekrar ışığı aramaya başlarız. Duvarda ışığı içeri getirecek küçük bir delik mi açmalıyız şimdi? Işıkla birlikte riskler, tehditler ve tehlikeler geri gelir mi acaba? Duvarda ışık için bir delik açtığımızda anlıyoruz ki, gelen ışıkla birlikte gölge de geliyor. O zaman kavrıyoruz; ışık aydınlanma ile beraber gölgeyi de yaratıyor. Bir başka deyişle gölgeyi ‘iade etmek’ için ışığı da vermek gerekiyor.


 


Yaşamımızda karşıtlıkları bir arada yaşıyoruz: Siyahla beyazı, ışıkla gölgeyi, başarı ile başarısızlığı… Yaşamımızda yaptığımız her işin başarılı olacağına dair kim garanti verebilir? Böyle güvence verilmeyişinin arkasında yaşamın kendisinin son derece karmaşık olması kadar insanın karar ve eylemlerini etkileyen pek çok içsel unsurun bulunması etkili oluyor. Bu nedenle yaşamda sağlam garantiler ve güvenceler yerine fırsatların varlığından söz etmek daha doğru olur. Ama fırsatların tehditlerle birlikte var olduğunu da unutmamamız gerekiyor.


 


Kimi zaman yaşamsal kazalara uğruyoruz. Bunu söylerken bir fiziksel kazadan söz etmiyorum. Duygusal veya zihinsel yönden de kazaya uğradığımız zamanlar oluyor. Bir duygusal ilişkide kalbimiz kırılabiliyor veya bir sorunu çözmeye çalışırken çok akılcı görünen yaklaşımımız başarısız olabiliyor. Yaşamsal kazalara neden olan dış faktörler var. Bunları ne kadar denetlemeye çalışsak, ne denli dış etkilere karşı korunmaya çalışsak da; yaşamımız ciddi ölçüde dışımızdaki şartlar tarafından belirleniyor.


 


Genelde başarısızlıklarımızı bu dış faktörlere bağlamak bize kolay gelir. Üzülürüz, bahtsızlığımıza kahrederiz, hatta içinde olduğumuz maddi şartlara lanet okuruz. Ama çoğu zaman unuttuğumuz veya gözden kaçırdığımız nokta, başarının gereklerinden birisi onun iç şartlarla doğrudan ilişkili olduğudur. Bir başka deyişle; insan, dış şartlarla kazaya uğradığını sandığı an aslında kendi içinde bir kaza yaşamıştır.


 


Bir kazanın içsel olarak bağlantılı olduğu unsurların başında korkular ve alışkanlıklar gelir. Çoğu zaman tembellik duygusu ve kolaycılık buna eşlik eder. Kendini doğru biçimde geliştirememiş olan kişinin, dışarıdaki zor şartlarla mücadele etmesi ve başarılı olması da zordur. Bu nedenle insanın çocukluğundan beri biriktirdiği ve aslında kendi dünyasına olumsuz etkiler yapan korku zehrinden kurtulması gerekir. Bu süreçte tembellikten, kolaycılıktan ve sorgulamadan davranmayı getiren alışkanlıklardan da arınmak zorunludur.


 


Pek çok insan çocukluğundan başlayarak bir yalnızlık ortamında büyür. Çevresinde insanlar olabilir ama zihnen ve ruhen yalnızdır. Zamanla bu durum, bir yalnız yaşam modeli yaratır. Kişi, kararlarını kendi başına alır; ‘kafasına göre’ bir yaşam biçimi geliştirir; yalnız kendi sorumluluğunu hissetmeye başlar. Hâlbuki arkadaşlık, duygusal ilişki veya evlilik en az iki kişilik bir yaşam biçimidir. Böyle bir ilişkide herkes kendi alışkanlıkları ile yaşamaya devam edemez.


 


Birlikteliklerde hiç kuşkusuz, insanlar kendi özelliklerini koruyup geliştirme hakkına sahiptirler. Ama bu haklar arasında her bireyin kendi başına ve bildiği gibi yaşayacağı yer almaz. Bir birliktelik, kişilerin tek başlarına ve belki de yalnız oldukları duruma göre yeni bir hukuk ve şartlar gerçeği oluşturur. Bir başka deyişle; kişi, aynı anda hem birlikte hem de yalnız olamaz. Bir ilişki, varlığı nedeniyle bazı kişisel seçimlerden vazgeçmenin ve kimi yeni ortak karar ve davranış mekanizmaları geliştirmenin meşru şartlarını oluşturur.


 


İlişki adını verdiğimiz zincir, en zayıf halkası kadar sağlamdır. Bu nedenle bir birlikteliğin sağlamlığı ve ömrü, onu oluşturan bireylerin nitelikleri ile yakından ilgilidir. Her birey, bir ilişki için gerekli donanıma ve yetkinliklere sahip olduğunda, bunlar üzerinde çalışıp geliştirdiğinde ilişkinin gücü de artacaktır. Yalnız bir kişinin taşıdığı bir ilişki, eninde sonunda zayıf olduğu noktadan kopacaktır.