14 Aralık 2019 Cumartesi 230 Okunma

Sessiz Bir Yürüyüş

 


 


Ülkenin geçmişine baktığımızda; tanık olunmamış bir dönemi yaşadığımızı fark ediyoruz. Çağlar boyu ulusal, kültürel ve etik değerler olarak önemsediğimiz unsurlar birer birer kayıp gidiyor. Bankalarımızı, şirketlerimizi ve daha da önemlisi topraklarımızı ne olduğunu anlamadan yabancılara satıyoruz. Cari açık, ya işle birlikte büyük bir hızla büyüyor, ya da iş yapılamadığı için küçülür gibi görünüyor. Ekonominin her an daha büyük bir parçası yabancılaşıyor.


 


Kentlerimizi yapılandırırken yabancıları taklit ediyor, onlar gibi (ya da onların bizi ‘yönlendirdiği’ gibi) tüketmeye çalışıyoruz. Dış dinamiklerin etkisi, hiçbir zaman bu denli yoğun hissedilmemişti. Dönüşü olmayan bir yolda, gelecek açısından sisler içinde ‘bilinçsiz ve sessiz bir yürüyüş’ yaptığımızı düşünüyorum.


 


Siyasi partiler ise ‘muhalefet departmanını’ çoktan kapatmış haldeler… Örgüt içi koltuk çekişmeleri dışında, dışarıya yansıyan, sivil itaatsizlik anlamında en küçük bir başkaldırma yok. İktidar olmanın bu denli ‘kolay’ olduğu bir dönemi, tek parti ve darbe zamanlarında bile yaşamamamıştık.


 


Bu tepkisizliği ve ataleti doğru kavramamız ve açıklayabilmemiz gerekiyor. Anlaşılan o ki; toplumun pek çok bölümünün, sorunların çözülebileceğine ve sistemin iyileşebileceğine olan inançları giderek azalıyor. Sistem, sanki kâğıttan kuleler her an yıkılıverecekmiş gibi; sosyal nefes almaktan bile ürker olduk. Buna “toplumsal yorgunluk (anomi)” diyesim geliyor ama toplumun hangi nedenle yorulmuş olduğunu da açıklamak kolay değil. Artık insanlar yitirmekte oldukları yaşamlarını kazanmak için ve günlerini kazanma yarışından kopmamak için üstün bir gayret içindeler… Bu mücadelenin verdiği yorgunlukla yaşamın daha geniş alanlarında neyin olup bittiğine fazlaca dikkat edemiyorlar.


 


Medyanın, insanları gerçek yaşam ve üretim dışı alanlarına teşvik etmesinin de etkisiyle; sadece kısa vadeli konulara at gözlüğü ile bakmaya alıştırılmanın bir sonucu bu durum. 1950 ve 1970 kuşaklarının uzun vadeli ve soluklu yaşam anlayışları giderek ve hızla siliniyor. 1980 sürecinde halkı bir tüketim toplumu haline getirenlerin tümünün, kendilerini ‘maluma kına yakma’ ile ‘onurlandırabilecekleri’ bir görünüm oluştu adeta.


 


Toplumsal olaylara karşı duyarsızlığa ve kayıtsızlığa teknik olarak “mediokrite” adı verilir. Mediokrite ortamlarında toplumun davranış modeli durağanlaşır. Yurttaşlar ve kuruluşlar olarak, toplumsal konular hakkında görüş bildirmekten bilinçli olarak uzak durulur; bireysel çıkar beklentilerinin de etkisiyle yanlışlar ifade edilmez ve yorum yapılmaz; çekimser kalma eğilimleri hızla yükselir. Bu tür ortamlarda değişim, kamu veya sivil kesimler tarafından ortaya konsa da, değişimin toplumsal yaşama içsellemesi gerçekleşmez. Yaşadığımız bu dönemde saydığım unsurların neredeyse tamamını izliyoruz. Toplum, hiçbir döneminde güce bu denli yaygın ve etkin biçimde teslim olmamıştı.


 


Gözlediğimiz sosyal yönelimlerden birisi, kendini “siyasetsizleşme” olarak ortaya koyuyor. Bazı zamanlarda siyasetin uçlara savrulmasından pek ‘mutlu’ olmayabiliriz; ama “siyasetsizleşme” dönemlerinde en azından toplumun sivil etkinliklerinin yükselmesini bekleriz. Ne yazık ki; bu dönemde sivilleşmede de yükselen bir dalga gözlemek mümkün olmuyor. Siyaset ve sivil toplum alanında içeriksizleşme ve duyarsızlaşma, egemen statüko anlayışını meşrulaştırıyor; iktidarı meşru kılıyor. Güçlü olan ve isteyen istediğini yapıyor, yaptığı da yanına ‘kâr kalıyor’. Yandaş medya da, başta kendi çıkar kaynaklarını gözeterek, biteviye imaj yitiren siyasete koltuk değnekliği yapmaya devam ediyor.


 


Siyasetin, genelde kişiyi toplumun tamamından izole edip ‘öteki’ yapan bir yanı var. ‘Öteki’ olduğunuzda ise ne emeğiniz, ne de mesajınız hak ettiği doğru adrese ulaşıyor. Bu nedenle; siyasetin içeriğini değiştirecek güce sahip siyasal ortamlarda bulun(a)mayan dürüst ve çalışkan insanlara, sivil toplum alanında yapılacak pek çok hizmet ve katkı olduğunu hatırlatmak isterim.