17 Ocak 2020 Cuma 245 Okunma

Konfor Bölgesi ve ‘Ben’

 


 


Bir karmaşık, çok boyutlu ilişkiler ve olaylar düzeni içinde yaşıyoruz. Kendi yaşam çevremizde neler var? Hangi olaylar akıp gidiyor? Bunların sıralamayı denediğimizde hiç de azımsanacak bir liste olur. Bir insan olarak hangi işlerle uğraşıyorum? Hangi problemleri çözmeye çalışıyorum? Hangi ihtiyaçlarımı tatmin etmek için çaba harcıyorum? Daha pek çok soru üretebilirim. Bunlara vereceğim cevaplar sadece bana ait olanlar veya beni ilgilendirenler olacaktır. Başka insanların bu sorulara başka cevapları var.


 


Bir büyükçe kitapçıya gittiğimde iş kültüründen sanata, sağlıktan eğlenceye kadar ne kadar çok konuyla ilgili kitap olduğunu görüyorum. Bir alışveriş merkezi ve giysiden gıdaya buradaki mağazalar yaşamsal ihtiyaçlar konusunda seçenekler sunuyor. TV’de bir belgesel izlediğimde görsel, keza İnternet ortamında sanal olarak fiziksel yaşamımın dışında benim için nice bilinmeyenle dolu bir dünyada yer aldığımı bir kez daha fark ediyorum. Çevremdeki insanlara dikkat ettiğimde fiziksel, duygusal ve düşünsel olarak benden çok farklı olduklarını gözlüyorum. Penceremden görünen ağaçlar neredeyse her mevsim farklı renklerde görünüm sunuyorlar. İşin özü şu ki, bana yansıyan yönleriyle karmaşık ve giderek daha karmaşık hale gelen bir dünyada yaşıyorum.


 


İnsan kendi tarihinin başlangıcından bu yana dünyanın karmaşıklığı ile mücadele etmeye çalışmış. Mücadelenin ilk aşamaları sağ kalmak, beslenmek ve korunmak üzerine gerçekleşmiş. Önceleri anlaşılamayan güçler karanlık, hastalık, deprem, sel veya vahşi doğa sadece korkulması gereken problem kaynakları olarak görülmüş. İnsan aklının gelişmesi ile birlikte korkulanın veya sevilenin (beğenilenin, arzu edilenin) açıklanması kolaylaşmış ve giderek zenginleşen bir kültüre dönüşmüş. Önceleri tümleşik bir görünüm veren bu enformasyon ve deneyim birikimi, ortaya düşünce ve inanç temelli faaliyetlerin ortaya çıkması ile gelişmeye devam etmiş. Bu zihinsel yığından fizik, kimya, felsefe, psikoloji, tarih, ekonomi, sanat vb. gibi dalların zamanla ayrışarak bir dizi uzmanlaşma alanı oluştuğunu biliyoruz.


 


İnsanın zihinsel birikiminin giderek çoğalan sayıda farklı dallara ayrışması, kısıtlı zaman ve kaynak şartları nedeniyle her bireyin kendi ilgilendiği bir dala yoğunlaşması gibi bir sonuç doğurdu. Her birey; farklı temel bilim dalları, çeşitli teknik alanlar, sosyal disiplinler, sanat dalları veya günlük yaşamla ilgili konulardan birini seçip burada uzmanlaşmayı tercih etmek durumunda kaldı. Konu sadece bir dal veya alan seçiminden ibaret de kalmadı. Biteviye artan bilgi miktarı ve o alanda sertleşen her türlü rekabet seçilen alana daha fazla yoğunlaşmayı gerektirdi. Böyle olmaya devam ediyor. Ayrıca içinde yer alınan alanla ilgili çevre ve medya bizi özelleşme, uzmanlaşma ve yoğunlaşma konusunda daha fazla teşvik ediyor. İşbölümü ve yoğunlaşma adına giderek daralan bir nişe sıkışmak zorunda kalıyoruz.


 


Ne var bunda? Ne güzel; herkes kendi işini yapıyor” diyebilir miyiz? Bu yoğunlaşma ve bir nişe doğru daralmadan gelişen şartlar gereği memnun olabiliriz. Çünkü her şeyi öğrenmemiz ve yapmamız, her şeye yetişmemiz mümkün değil. Bu sağduyulu bakış bir başka gerçeği gizliyor. Uzmanlaşma adına bir nişe doğru daraldıkça yaşamın karmaşık albenisinden uzaklaşıyoruz. İçinde yer aldığımız doğa ve evren ile yabancılaşıyoruz. Bu durum; beş duyu organımız varken dünyayı sadece tek bir duyu organı ile algılamaya çalışmak gibi saçma bir örneğe benziyor. Ayrıca dünyayı algılamak ve yaşamak için diğer organlarımızı kullanmadığımızda onların körelmesine neden oluşturuyoruz.


 


Yukarıda sözünü ettiğim duyu organları örneğini konunun ciddiyetini vurgulamaya çalışmak olarak kabul edelim. Konuya zihnimizin faaliyetleri açısından bakalım. Sadece rasyonel ve analitik düşünüp davranmaya, ve buna yoğunlaşmaya çalıştığımızda bir insan olarak duygusal yaşamı ıskalıyoruz demektir. Aynı şekilde yaşam sadece duygulardan da oluşmuyor; analitik ve rasyonel olmamız gereken yanlar var. Yoğunlaşma ihtiyacının bizi iteklemesi karşısında zor olmakla birlikte kendimizi çok yönlü geliştirmenin yolunu bulmak zorundayız.


 


Örneğin iyi bir mühendis olmak sanatla ilgilenmemek anlamına gelmiyor. Bir edebiyatçı olmaya çalışmak teknolojiden uzak kalmayı gerektirmiyor. Felsefeci olmak, geçmişin düşününe takılıp kalmak demek değil. Çünkü dünya, yaşam, insan, toplum –velhasıl her şey– çok yönlü gelişiyor. Kendimizi bir nişe –bir minik yaşam boşluğuna ya da kendi konfor bölgemize– sıkıştırarak insan olmanın ve iyi bir yaşamın keyfini süremeyiz.