22 Ocak 2020 Çarşamba 209 Okunma

Arabeskin Kültür Haline Gelişi

 


 


Geçmişin bazı tartışmaları, günün hay huyu içinde gündemimizden çıkıveriyor. Alışıyoruz o tartışma konularının varlığına… Sonunda tartışmaktan vazgeçip içimizden bir şeyler oluveriyor. Toplumun görünümlerini ifade eden öyle kavramlar var ki, bunlar birer resim olmaktan daha çok resim çerçevesine benziyor. Farklı toplum ve tarih dönemlerinde farklı içerikler taşıyabiliyor – bir çerçevenin farklı resimler taşıyabildiği gibi. Popüler kültür ve onun bir alt birimi olarak arabesk de bu tür kavramlar arasında.


 


Sözcük anlamı olarak arabesk, Doğu ile Batının deyim yerindeyse sentezi demek… Türkiye’de 1950’lerden sonra etkinleşen kırdan kente göçün yarattığı değişimin bir kısmını ifade ediyor. Özellikle müzikte başlayan, ardından büyük kentlerin varoşlarında gelişen bir yaşam tarzını ve dünya görüşünü sergileyen bir alt kültür… 1980’lerde yaşanan askeri darbenin yarattığı baskı ortamı, genel anlamda toplumun yoksullaşması ve sorunlarını çözemez hale gelişi ile başta siyaset olmak üzere siyasal yozlaşmanın bir sonu olarak yaygınlaştı ve kitle tabanı buldu.


 


Örneğin arabesk müzik ve yaşam tarzının kalkışa geçtiği 1960 sonrasındaki on yılda arabesk, bir ayrılık ve hasret şarkısı idi. Bu dönem 1950’lerde başlayan kırdan kente sosyal göçün de başlangıcıydı. Batı ile Doğu müziği ve türkü karışımı, düşük müzikal niteliğe sahip arabesk, ayrılmak zorunda kalınan ‘memlekete’ olan özlemi ifade ettiği kadar bireyleri göçe zorlayan yoksulluk ve ‘bozuk düzene’ karşı başkaldırmayı ifade etmekteydi.


 


Bu döneme ait sözlü arabesk müzik örneklerini incelediğimizde, kırdan ayrılarak ulaşılan kentte yeni bir yaşam biçimi, güvenli bir ortam, yeni bir kimlik ve etiket arayışının izlerini görmek mümkün olacaktır. Ama tüm isyan içeriğine rağmen 1960-70 dönemine ait arabeskin kurgulanmamış, önceden hazırlanmamış bir ‘kendiliğinden’ hali var. Bu naiflik ve kendiliğindenlik, sadece arabesk severlere ait değil; devletin arabeske karşı koyduğu kısıtlar bir yana, bu dönemde arabesk karşıtlarının da ‘kendiliğinden’ halleri var.


 


1980’li yıllarda çerçevedeki arabesk resim değişti. Bu dönemde kırdan gelenler, yavaş yavaş kentte etkili olmaya başladılar. Örneğin kırdan gelerek Ankara’nın Çankaya’sında kamu ve özel arazilere gecekondu yapanlar bu derme çatma binalar için tapu aldılar. Zamanla siyasi partilerde etkin konumlara ulaştılar; iktidara ulaşmanın yollarını öğrenip denemeye başladılar.


 


Arabeskin bu yeni tırmanışında 12 Eylül darbesi sürecinin, önceki dönemlere ait kent kültürünü ve bu kültüre sahip insan kaynaklarını önemle ölçüde yok etmesinin etkilerinin olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, bu durum glasnost ve perestroika öncesi dönemde SSCB’ne ve daha sonra Rusya Federasyonu’na karşı geliştirilen Amerikancı politikaların, arabeskin doğal yaşam ortamı olan bir iklimin yeşermesine imkân hazırladığını düşünüyorum. Bu iklim, feodal ve kapitalist toplum biçimleri arasında sıkışmış kent kaynaklarından rant beklentisi olan bir sosyal kesimi ifade etmekteydi.


 


Bu dönemde devletin arabeske bakışı yumuşadı. İktidardaki kesimlerin değişimi ile birlikte arabesk, devletin ‘resmi müziği’ haline dönüşmeye başladı. Daha önceleri Batı etkileriyle oluşan popüler kültürün yerini daha Doğulu olan bir Doğu - Batı sentezi popüler kültür aldı. Her geçen an Doğulu olan yönünde genişlemeler gözlendi.


 


Ve sonunda bazı kesimler, arabeskin ve popüler kültürün rant elde edilen bir sektör olduğunun farkına vardılar. Böylece bir ‘arabesk endüstrisi’ oluştu. Bu süreçte yoksulluğun beklentileri bu yeni endüstriye akmaya başladı. Spor Toto ile başlayan lotolar ile devam eden lotaryacılık ödüllü TV yarışmaları ile zirveye ulaştı. Artık iş, “Ben arabesk sevmem ya da severim” noktasının çok uzağında ve ciddi boyutlarda.


 


Arabesk, önceleri ‘minibüs (dolmuş) müziği’ idi. Sonları devletin medyasının yasakladığı ama kır göçmenlerinin dinlediği müzik olmaya devam etti. Bu ana kadar aydınlar ve okumuşlar, arabesk denen müziğin uzağında idiler. Şimdilerde ise arabesk, Orhan Gencebay ile başlayan Müslüm Gürses ile devam eden naifliğinin çok ötesine geçti. Arabesk söyleyip para kazanmaya veya imaj geliştirmeye çalışan sanatçılar arasında artık ‘entelektüel’ görünümlü ‘marka isimler’ de var. Artık solun başkan veya vekil adayı şarkıcıların, mini mini serçelerin ya da kadın - erkek gündem işgalcisi bilumum ses zanaatkârlarının (iş ve ruh olarak) arabesk olup olmadığını bile sorgulamaz oluyoruz.


 


Herkesin beğenisini karşılayan farklı sanat ve müzik türleri olabilir. Değişik toplum kesimlerinin tükettiği farklı kültür formları da bulunabilir. Ama bu değişim, ulusun dilinin yozlaşmasına neden oluyorsa, ulusal eğitim - öğretim sistemi nitelikli olanı değil, yozlaşmanın yeni söylem ve kadrolarını üretiyorsa o zaman hem popüler kültürün hem de onun bir alt cümlesi olarak popüler kültürün ve arabeskin üzerinde ciddiyetle durmamız gereği bir kez daha ortaya çıkar. Müzik, toplumun ne olduğunun yansısıdır.