24 Ocak 2020 Cuma 170 Okunma

Gelenek ve Modernlik

 


 


Toplumun, tarihin derinliklerinden uzanan, kuşaklar arasında aktarılan ve saygın bir niteliğe sahip olan kültür birikimine “gelenek” adını veriyoruz. Geleneği oluşturan unsurlar arasında kültürel bilgi birikimi yanında töre, alışkanlıklar ve alışılageldiği biçimde yapılan davranışlar yer alıyor. Yaygın biçimde kabul görmesi ve bireylerin bazı davranışları yerine getirmesini beklemesi açısından gelenek, bir yaptırım gücüne de sahip olabiliyor. Yeni sosyal ve kültürel unsurlar yerine geleneği oluşturan öğelere göre davranmayı tercih eden ve öğütleyen yaklaşıma gelenekçilik deniliyor.


 


Anlaşılacağı üzere; gelenekçiliğin açık muhafazakâr bir özü var. Bir anlamda dünü koruyup kollamayı ve çoğu durumda dünden yana tavır almayı öne sürüyor. Gelenekçiliğin karşısında modernizm durur. 19’uncu yüzyıldaki kültürel fikri filizlenmelere baktığımızda, mevcut değerlerin ve kurumların reddedildiği ve bir yenileşme arayışı içine girildiği gözlenir. Modernizm, geleneğe karşı duruşu ile 20’nci yüzyılda zirve yaptı. Yaşam ve toplum alanlarının tümünde değişik ve yenilik arayarak yeni bir yaşam tarzının ismi oldu.


 


Geleneğin abartıldığı gibi, modernist abartmalar ve dayatmalar doğal olarak kendi karşıtını oluşturmakta gecikmedi. Örneğin modernizmin bilimi abartarak tek doğru kavramına savrulması, toplum yaşamının tekrar sorgulanmaya başladığı alanlardan birisi oldu. Bu kez yaşam tarzları postmodernizm denilen yeni biçimin sunumları olarak dünyamızda yer aldılar.


 


Bunları sadece tanımlı kavramlar üzerinden bir konuşma yapmak için özetledim; amacım bir gelenekçi – modern – postmodern tartışmasında yer almak değil. İnsanın yaşam tarzının değişik dönemlerine ve anlayışlarına karşı düşen bu yaklaşımların mutlaklaştırılmasından şikâyet etmek istiyorum. Geleneğin karşısına modernizmi ve modern olanın karşısına geleneğin, hatta bunların her ikisinin karşısına da fanatik biçimde postmodernizmin konmasını uygun bulmuyorum.


 


Şaşırarak gözlüyorum ki; her üç ekol de kolaylıkla ve ucuzcu bir hevesle kendisinin tek ve tartışılmaz doğru olduğu gibi garip bir fanatiklik içine savruluyor. Karşı tarafın bağnaz yönlerini eleştirmeye kalkarak başlayıp kısa sürede eleştirdiği hataya kendisi düşen anlayışı açıklamanın bir yolu olsa gerek.


 


Sorun, sadece karşı tarafı eleştirirken, eleştirinin konusu olan bataklığa savrulmak değil. Bir de; karşılıklı güvensizlik meselesi var. Örneğin gelenekçiliğin çağdaş entelektüel dünyaya karşı ifade ettiği güvensizliği açıkça görebiliyoruz. Aynı şekilde modern ve postmodern düşünceye sahip olanlar da geleneğe ile kuşku ile bakıyorlar; gelenekçileri bir bağnazlar topluluğu gibi görme kolaycılıkları var.


 


Hâlbuki siyahı ve beyazı, ışığı ve gölgeyi olduğu gibi; dünü, bugünü ve hatta kısa erimli geleceği aynı anda yaşıyoruz. Farklılıklar ve karşıtlıklar, enerjilerini büyük oranda birbirilerinden alıyorlar. Siyahı beyaz sayesinde kavrarken, bugünü de dün sayesinde kurgulayıp kuruyoruz. Farklar ve karşıtlıklar, insani ve sosyal gelişmenin en önemli unsurlarını oluşturuyor. Dolayısıyla bugünümüzü yaşamakta ve yarınımızı kurmakta en büyük kaynağımız olan farklılıkları ve karşıtlıkları yok etmeye çalışmanın akılcı bir gerekçesi olabilir mi?


 


Yaşam, bize sosyal ve insani ilerleme adına bizden farklı olanı koruyup kollama konusunda ciddi işaretler veriyor. Farklı ve aykırı olanın, bugünün denetlenmesinde ve geleceğin kurulmasında anahtar rolde olduğunu hatırlatıyor. Bugünü; gelenekçi, modern ve postmodern olanlar birlikte oluşturuyorlar. Herhangi birisi olmadan hiçbirinin anlamı yok.