30 Mart 2020 Pazartesi 184 Okunma

Dünyayı Yok Etmek


 


Salgın bize geçmişe geri dönüp bakma şartlarını ‘sağladı’. Son yüz küsur yılda birkaç alanda meydana gelen gelişmeler ilgi çekiyor. Bunlardan birincisi, bilim ve teknoloji alanında gerek bilgi gerekse ürün olarak hızlanan büyümedir. İkinci olarak; iktisat ve işletme alanlarında ciddi açılımlar ve yaklaşımlar üretildi. Bu iki değişimin birlikte bir sinerji yaratmaları ise yaşadığımız zaman dilimine damgasını vuran özelliklerden birisi oldu.


 


İnovasyondan katılımcı yönetim modellerine, stratejik planlamadan geleceğe ilişkin bilimsel öngörülerdeki gelişime kadar yepyeni bir bilim ve iş yaşamı kültürü oluştu. Muhtemelen yaşadıklarımız, önümüzdeki dönemde yaşayacaklarımızın sadece öncülleri konusunda ipuçları oldu. Deyim yerindeyse; gördüklerimiz, göreceklerimizin ‘teminatı’ gibi duruyor.


 


Bugün yaşadıklarımız, aslında 17’nci yüzyıldan miras kalan akılcılık ve maddi gelişim fikirlerinden kaynaklanıyor. Bu yüzyıl ile başlayan ve maddi üretimi –dolayısıyla tüketimi– artırmayı hedefleyen gelişim anlayışı, bazı sıkıntılarla da olsa yükselen refaha işaret etti. Bölüşüm sorununu görmezden geldiğimizde dünya üzerindeki yoksulluğu ve açlığı yok edebilecek bir düzey yakalandı. Ama dünya zenginliklerinin dağılımı ve gelirin bölüşümü açısından baktığımızda; açlık ve yoksulluğun kol gezmeye devam ettiğini acıyla izliyoruz.


 


Sorun sadece açlık ve yoksulluktan ibaret değil. İnsanlık olarak dünya kaynaklarını –hatta dünyanın kendisini– dev bir kemirgen gibi yok etmeye devam ediyoruz. Bu süreçte özellikle gelişmiş ekonomilerin olumsuz katkıları çok daha büyük oranlara ulaşıyor.


 


Sorumlusu kim olursa olsun; gözden kaçırılamayacak bir sonuçlar dizisi var. Dünyanın her noktasındaki doğal kaynaklar, tarımsal alanlar ve canlı türleri giderek artan bir hızla dünya sahnesinden çekiliyor. Yeni doğanların önlerindeki yaşamda bazı hayvan ve bitki türlerini tanıma şansı ancak kitaplarda ve belgesellerde olabilecek.


 


Yaşamı bir bütün olarak koruyamıyoruz. Bu süreçte genel anlamda kirlilik en büyük sorunlarımızdan birisi olmaya başladı. Toprak, su ve hava kirliliği, dünyadaki canlı yaşamını her an daha fazla olumsuz etkiliyor. Aşırı endüstriyel tüketimin ve fosil yakıt kaynaklarının sınırsız kullanımın yarattığı sonuçları, küresel ısınma olarak karşımıza çıkıyor.


 


Bu dönemde ekonomik ve sosyal gelişme perspektifinde ‘uçurum’ kavramının da anlamı değişmeye başladı. Bir zamanlar ‘statik’ bir öz taşıyan uçurum kavramı, şimdilerde daha hareketli bir anlam kazandı. Şöyle ki; iki ülke veya ekonomi arasındaki uçurum, gelişmenin edindiği ivmelenme ile büyüyor. Bir anlamda azgelişmişlik uçurumu, kendisinin her an daha fazla büyümesine neden oluyor. Bunun arka planında ise küreselleşme dediğimiz olgu var.


 


Bu söylediklerimden, küreselleşmenin kendi başına olumsuz bir süreç olduğu anlamı çıkarılmamalı. Küreselleşme, özü itibarıyla bir tavır alıştan bağımsız bir süreç. İyi ve kötü yönleri var. Adeta gelişmiş olanları iyi yönleriyle kayırırken, olumsuzlukların ciddi bölümü az ve orta derecede gelişmiş ekonomilere yansıyor. Dolayısıyla küreselleşmenin olumsuz etkilerini öncelikle gelişmemiş ekonomilerle yoksul insanlar yaşıyor. Küresel ticaret, küreselleşmenin olumsuz etkilerini en fazla ortaya koyduğu alanlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor.


 


Hiç kuşkusuz; yaşadığımız virüs salgını öz önüne alındığında, “İyi Dünya, Kötü Dünya” hikâyesi bu anlattıklarımdan ibaret değil. Ama değişimi görmek için dünyayı ‘küresel’ gözlemek gerekiyor. Çevremize dört duvar çevirip içinde yaşamaya çalışmakla geleceği yakalamak mümkün değil.