1 Nisan 2020 Çarşamba 402 Okunma

Bilinmez Karanlık veya Aydınlık Umudu

 


Yaşadığımız Küresel Çağ’ı ifade ederken, başta bilişim ve iletişim alanlarında olmak üzere bilim ve teknolojideki gelişmeyi vurgulamak zorunda kalıyoruz. Yakın çevremizde gördüğümüz bilgisayar, İnternet, akıllı cep telefonu, medya aygıtları ile evde kullandığımız araç ve gereç bu gelişimi doğrulamak için her an yanı başımızda duruyor. Ama bilim ve teknolojinin bu görünen güncel yüzü, aynı zamanda bazı gerçeklerin gözden kaçmasına da neden oluyor.


 


Genetik olarak değiştirilmiş tarımsal ürünlerin bize yansıyabilen kısmını ihmal edersek; örneğin biyoloji alanındaki değişime yeterince vakıf olabildiğimizi söylemek zor… (Korona virüsü salgını bir gizli araştırmanın yönetilen veya denetlenemeyen sonucu muydu? İpuçlarına göre öyle olduğu anlaşılıyor.)


 


Hiç kuşkusuz; her çağda bilim alanında önemli buluşlar yapılıyor ve gelişmeler sağlanıyor. Kütüphanelerde yazılmış kitapların, hazırlanmış raporların sayısı biteviye artıyor. Ama bu çağın ayırt eden yönlerinden birisi, bilgi üretim sürecinde yaşanan bazı farklılaşmalar olarak göze çarpıyor. Geçen yüzyıllarda öncekilere oranla bilgi miktarında önemli artışlar gözlemiştik. Bu yüzyılda ise bilgi miktarındaki olağanüstü ivmelenme yanında bilgi çeşitliliğinin arttığını ve bilgi niteliklerinin değiştiğini gözlüyoruz.


 


Bu çağda kavradığım en önemli nüansın, dünyayı algılamakta kullandığımız paradigma olduğunu düşünüyorum. Çok basit olarak söylediğinde; paradigma, değerler dizisi veya algı dayanağı demektir. Bir anlamda ‘dünyayı algılayıp kavrama yaklaşımı’ olarak da söylenebilir.


 


1970’lerle birlikte başlayan süreçte dünyanın kavranışında bir bütünlük ve bir sistem olarak işleyiş arayışı fikrî yoğunluk kazandı. Kanımca bu dönemde gündeme gelen ilginç çalışmalardan birisi, James Lovelock ve Lynn Margulis’in katkı yaptıkları “Gaia Hipotezi” isimli yaklaşımdı. Lovelock ve Margulis’in 1974’te Tellus isimli bir dergide yazdıkları makale ile başlayan tartışmalar, olumlu veya olumsuz yönleri ile bilim alanına yeni tohumlar ekti.


 


Gaia Hipotezi gibi çok boyutlu bir açılımı bir köşe yazısında tartışmaya kalkacak ölçüde haddimi aşmaya niyetli değilim. Ama bu hipotezle ilgili önemli bulduğum birkaç noktaya değinmek isterim. Yaklaşımın ana dayanak noktası şudur: Yaşam, sadece dünya üzerindeki mevcut koşullara uyum sağlamakta kalmaz; aynı zamanda yaşama uyumlu olmalarını sağlayacak biçimde bu şartları değiştirir, dönüştürür ve daha kararlı hale getirir. Buna bağlı olarak; dünyadaki yaşamın herhangi bir unsuruna gelecek zararın, dünyadaki sistemin tamamına yansıyacağı sonucunu da çıkarabiliriz. Kanımca; –yeni bir evrim yaklaşımı da içeren– bu teorinin en değerli sonuçlarından birisi budur.


 


Geçtiğimiz yüzyıl, dünyanın geleceği açısından nüfus patlamasının, çevre kirliliğinin ve insanın değerinin gözden kaçırılışının çağı idi. Bütün bu yaklaşımlar, bizi dünya yaşamının ‘insan odaklı’ olması gerektiği gibi bir sonuca götürdü. Hâlbuki gerek Lovelock ve Margulis’in gerekse Arne Naess’in çalışmaları, çağdaş dünya algımızın ‘yaşam odaklı yaşam’ olması gerektiğini söylüyor.


 


Eğer bu çağa uygun bir fikri dayanağa sahip olmak istiyorsak; dünyanın tamamını yaşayan dev bir sistem olarak düşünmeye başlamalıyız. Bu sistemin canlı veya cansız herhangi bir unsuruna verilecek zararın, dünyanın tamamına –bu arada kendi yaşamımıza da– zarar vereceğini kavramak zorundayız. Aksi durumda bu dev sistem yok olurken, insanlık olarak biz de bilinemez karanlığa geri dönüyor olacağız.