22 Mayıs 2020 Cuma 556 Okunma

Kaybolan Değerler


 


Virüs salgını nedeniyle pek çok sınırlama ve kısıtlamaya maruz kaldığımız günlerden bayram günlerine geçiş yapıyoruz. Bu kez bayram, kapalı kapılar ardında geçecek. Bayram sonrası sosyal ve bireysel yaşamımızda sınırların ve kısıtların biraz genişlediğine tanık olacağız. Neredeyse herkes yarının dün ile aynı olmayacağı kanaatinde… Hiç kuşkusuz, bu ‘yeni’ ile birlikte kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz olacak.


 


Gelenek, avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor. Pek çok farklı değerimizi aynılaşmanın içinde yitiyoruz.  Giderek daha fazla tatil amacıyla tüketsek de; iyi ki, bayramlar var. Ne koşullar altında olursa olsun, günü kazanma yarışından az da olsa kopup başka duygusallıklara dönme fırsatı yaratıyor bizim için. Bir robot gibi; tanımlanmış rolleri yerine getirip statülerin gereklerini sağlamaktan sıyrılıp bize gönül dostu olmamız gereğini hatırlama imkânı tanıyor. Günlük iş ve geçim koşullarının bizi içine ittiği insan mühendisliği süreçlerinden bayram vesilesi ile kurtulma şansını yakalıyoruz. Bunu değerlendirmek veya duygusuz bir mühendislik eseri olarak devam etmek tümüyle bizim elimizde…


 


İnsan ve toplum mühendisliği, nasıl davranmamız gerektiğini katı biçimde belletiyor bize. Ama insanın duygusal yaşamında her şeyi olağan akışına bırakması da mümkün değil. Duygusal yaşamı nasıl güncel yaşamın akılcılığından ayırmak gerekiyorsa, aklın gerektiği noktalarda da kullanmaktan kaçınmamalı. Örneğin bir duygusal ilişkinin yaşayan, uzun soluklu bir ilişki olabilmesi için kişinin şans, sabır ve güzellik gibi doğal özellikler yanında kişisel gelişime yatkınlığa da ihtiyacı vardır.


 


Yaşamın en ilginç yönlerinden birisi, bilinmezliklerle dolu olması… Bir an sonrasından bilinemeyen uzak geleceğe kadar muhtemel gelişmelerin pek çoğunu tahmin etmek, neredeyse mümkün değil. Bu bilinemezliği, kısaca şans diye tanımlamak yanlış olmaz. İyi fırsatlar, yaşamımızda olumlu değişimler yaratırken; önümüze çıkan, aşılması zor engelleri kötü şans olarak biliriz. İyi veya kötü; şans yaşamın içinde olan bir unsurdur. Şansı da yaşamın kendi olağan akışı içinde kabul edip benimsemek gerekir.


 


Güzellik gibi doğal unsurlar, doğru kavranması gereken özelliklerimizdir. Yüksek çekim özelliklerine sahip olmak, kişiyi ben-merkezciliğe, kendini aşırı sevmeye ya da insanları hor görmeye sürüklememeli. Yine örneğin fiziksel olarak güzel olmamak, bireyi yaşamın dışına savurmamalı. Yaşam, bazı insanlara başarıyı yakalamak için doğal tutunma noktaları verdiği halde, diğer bazı bireylerin bu fırsatları kendilerinin yaratması gerekebilir.


 


Yaşamda karşımıza çıkan en ciddi sorulardan birkaçının sabır, dayanıklılık ve azim olduğunu söyleyebilirim. Her birimizin farklı sabır ve dayanıklılık eşikleri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama insani eşiklerimizin, yaşamdan edindiğimiz deneyime göre değişebilir olduğunu da unutmamak gerekir.


 


Bir duygusal ilişkinin temel ayakları arasında sabır yer alır. Sabrın ödülü bizzat aşkın kendisidir. Bu arada; sabrın, duygularımızı karşımızdaki insana dayatma olmadığı gerçeğini de hatırlamalıyız.


 


Bayramlar, insan olma özelliğimizi hatırlatması açısından önemlidir. İnsan olmanın vazgeçilmez unsurlarından birisi, insanın kendini olumlu yönde değiştirebilme becerisidir. Bu anlamda ilişkide bulunduğumuz insana sunabileceğimiz en değerli armağanların başında, kendimizi geliştirip değiştirebilme gücü gelir.


 


Bir ilişkide yer alan bireyler kendilerini değiştirebilme becerisine sahip olduklarında, duygusal ilişkinin de uzun soluklu yaşayacak yeni beslenme noktaları bulması olağan. İçe kapanarak, değişime yüz dönerek, kendi karakter özelliklerini karşıya dayatarak bir ilişkinin sağlıklı, uzun ömürlü ve keyifli olması mümkün değil.


 


Eğer Ramazan Bayramı’nda yakınlarınızı ziyarete giderken, ancak bir takım elbise veya bir çift ayakkabınız varsa, giyim konusunda seçme özgürlüğünüz yok demektir. Aslında böyle bir durumda muhtemelen seçme kavramı da tanımlanmış değildir. Çünkü tek seçeneğin olduğu bir durumda seçme yapılamaz. Yine anne ve babanızı sizin belirleyememeniz gibi, seçimin doğası gereği mümkün olmadığı başka durumlar da vardır. Ama yaşamın tamamına baktığımızda; bize bir tercihler manzumesi sunduğuna hiç kuşku yok. Yaşamımızın her anında farkında olarak veya olmayarak biteviye seçimler yapmak durumunda kalıyoruz.


 


Seçim yaparken, bizi etkileyen iç ve dış faktörler olur. Başka etmenleri fazlaca dikkate almadan, sadece kendi istek, beğeni veya çıkarlarımıza göre tercihler yapabiliriz. Ya da seçimlerimizde kullandığımız mantık, başka insanlar tarafından koyulmuş kural ve kısıtlar olabilir. Tercih anında kullandığımız gerekçe, “başkalarının ne diyeceği” ya da bu seçimin bizi çepeçevre kuşatan sosyal yaşam tarafından nasıl karşılanacağı olabilir. Bu tür yaklaşımlara, kullanılan referansı işaret eden “ben bakış açısı” ve “sen bakış açısı” gibi isimler veriliyor.


 


Verdiğimiz kararlar ve bunlara bağlı seçimler, sadece bizi etkilemekle kalmıyor; bunun yakın ve uzak çevremize de yansıları oluyor. Yukarıda değindiğim gibi kimi zaman bu etkileri dikkate almadan kararlar veriyoruz. Bazı zamanlarda da kendimizi unutarak, sadece yaratacağımız etkiyi dikkate alıp ona göre davranıyoruz.


 


Çevremiz hakkında bazı algı ve yargılara sahibiz. Yaşamın zihnimizdeki yansıları olan bu fikirleri, abartarak kendimizi başkalarının yerine koyduğumuz ve hatta onlar adına düşündüğümüz zamanlar da oluyor. “O, böyle düşünür” veya “Onun için en doğrusu bu” diyerek karar ve seçimlerimizin, doğruya daha yakın olduğu fikri ile kendimizi avutuyoruz. Böylelikle bencilce bir düşünce tarzından kendimizi kurtardığımız rahatlığına eriyoruz. Onunla birlikte yapılması gereken seçimleri, onun yerine düşünüp kendi başımıza alarak bencil bir paylaşım keyfi oluşturuyoruz.


 


İyi yaşamak, herkesin hakkıdır. İyi bir yaşamı, daha fazla tüketerek elde edeceğimiz gibi şartlanmış bir fikre sahibiz. Reklâmcılar, pazarlamacılar ve satışçılar, bizi bu fikrin doğruluğuna inandırmak için büyük bir gayret içindeler. İyi yaşamak ve mutlu olmak ile çok tüketmek arasında bir şartlanma yaratmaya çalışıyorlar. Hâlbuki çok tüketmenin bambaşka bir şey olması bir yana; iyi yaşamak ile mutlu olmanın aynılaştırılmasını da mutlak bir doğru olarak söyleyemeyiz.


 


Mutlu olmak, gizem dolu bir ormanda yürümek gibidir. Her adımda karşımıza çözmek üzere bir bulmaca çıkar. Bulmacanın çözümü, seçimlerimizdir. Tercihlerimizi nasıl yaptığımız, bir yandan bir sonraki bulmacanın zorluk düzeyini belirlerken, bir yandan da mutluluk enerjimize olumlu ya da olumsuz katkı yapacaktır.


 


Mutluluğu, sahip olduğumuz nesnelerin çokluğu ya da büyüklüğü ile ölçemeyiz. Gizemli ormanda yürürken gerçekleşen mutluluk arayışı, aslında bir iç doyum arayışıdır. Sözünü ettiğim bu iç tatmin, bir beyaz atlı prens gibi beklenmedik bir anda ve “Neden ben?” dedirtecek bir iyi şans olarak gelmez. Mutluluk, yaşam sürecinde yaptığımız seçimlerin, dolayısıyla çözdüğümüz bir dizi bulmacanın sonucudur. Özetle; bu kadar çok dış faktöre rağmen mutluluk, sonuçta kendi elleri arasındadır.


 


Bireysel olarak bu bayram sizi fazla etkilemese bile; yarın bayram gününe uyandığınızda, “Ben, mutlu bir bayram gününe uyandım” demezseniz, muhtemelen o gün için mutlu olmayı seçmemiş olacaksınız. Bir başka deyişle; mutlu olmak, öncelikle mutlu olmayı isteyen iyi niyettir. Talihsizlikten yakınarak, koşullarından şikâyet ederek veya yaşamla bağlarını koparıp seçimleri seçimsizliğe bırakarak mutluluğu yakalamak mümkün değildir.


 


Eğer gün ışığınızın azaldığını, yaşamınızdaki renklerin soluklaştığını veya yaşam enerjinizin tükendiğini hissediyorsanız; yaşama dokunurken kullandığınız niyete ve tercih yapma modelinize bakmalısınız.


 


Özgürlüğümüzün ifadesi, seçimlerimizdir.