26 Eylül 2020 Cumartesi 313 Okunma

Açlık, Susuzluk, İfadesizlik

 


 


ABD vatandaşı Eric Hoffer (1898-1983) sosyal hareketler ve ahlak üzerine kitaplar yazmış, çeşitli ortamlarda söyleşiler yapmış bir düşünürdür. İdeolojisi temelde ‘Amerikancılık’ ile uzlaşsa da; 1951’de yazdığı –Türkiye’de değişik zamanlarda farklı yayınevleri tarafından yayınlanan– “Kesin İnançlılar (The True Believer)” kitabını (“Siyasetin Mimarisi” kitabımı yazmadan bir süre önce) okumuş, etkilenmiş, esinlenmiştim. Eric Hoofer’ın baştan sona ilginç, okunup öğrenilmeye ve örnek alınmaya değer bir yaşam öyküsü var.


 


Hoffer, 5 yaşında annesinin kolları arasında iken birlikte merdivenden aşağı düşerler. Eric bu olay sonrası görme yetisini ve belleğini kaybeder. Annesi ise düşme olayının da etkisiyle bir yıl sonra ölür. 15 yaşında beklenmedik bir şekilde tekrar görmeye başlar. Tekrar kör olabileceği korkusuyla kendini okumaya verir. Bulabildiği her şeyi okumaya başlar. Ömrünün sonuna kadar bu okuma ilgisini kaybetmemiştir. Hoffer’ın bu durumu bana her zaman okumaya, öğrenmeye ve bilgiye olan açlığı ifade etti. Yaşamda kendimizi böylesine açlık ve susuzluk içinde hissettiğimiz anları oluyor.


 


Hani insanın içi yanar; bir bardak su dünyalar değerindedir. Böyle bir susuzluk durumunda insanın gözü dünyayı görmez. Bir kartopunun yuvarlandıkça büyümesi gibi hızla insanın benliğini sarar. Bir duygusal ilişki ihtiyacı ve baskısı böyle bir şeydir. Bir duygusal ilişkiye olan hasret öylesine yakıcıdır ki, o yangınla ne kendi durumumuzu ne de karşımızdakini çok fazla düşünmeye fırsatımız olmaz.


 


Bir ilişkinin ilk anları insanın aklını başında alır. Tatlı bir esriklik, bir yel olur, alır götürür. Daha sonraları hiç akla gelmeyen sorunlar başlar. Bu sorunların ilk sırasında, bu ilişkide yer alan bireylerin birbirini yeterince tanımamış olması yer alır. Çünkü sevgi özlemi, bireylerin gözlerini adeta kör etmiştir. Muhtemelen tarafların, yokuş aşağı kayarcasına bu ilişkinin içine savrulmalarından çevrelerine dikkat etmek, karşılarındaki insanı tanımak şansları bile olamamıştır.


 


Sağlıklı bir ilişki için kişinin önce kendini iyi tanıması gerekir. Yaşamdan ve ilişkimden beklediğim nedir, diye sorup açıklıkla cevaplayabilmelidir. Karakter yapımız, daha çocukluğumuzda belirlenmeye başlar. Sevgiyi küçük yaşlarımızda aile içinde öğrenmeye –hatta bazı örneklerde öğrenmemeye– başlarız. Okul ve sokak yaşamımızda pekiştirmelerimiz olur. Bu süreçte sevgi süreçlerine ilişkin eksikliklerimiz olursa, bunlar sonraki tüm yaşantımıza yansır.


 


Örneğin; sevginin ifadesi de daha çocukluk yaşlarından başlayarak öğrenilir. Öğrenilmediği zamanların da sorumlusu çocukluk yıllarıdır. Kişi, beğenip seçtiği bir başka insana olan duygularını ifade edemediği sürece sevgisinin yüceliğinin de fazla bir anlamı olmaz. Doğrusu; sevgi ifadesizliğinin kırılması ise hiç kolay bir iş değildir. Çoğu zaman ifadesizlik açmazına girmiş bireyin yardıma ve desteğe ihtiyacı kaçınılmaz olur.


 


Bazen beğenip seçtiğimiz gerçek kişi ile zihnimizdeki idol birbirinden çok farklıdır. Bunu kavradığımızda karşımızdakini değiştirebileceğimiz gibi bir fikre saplanırız. Bireylerin birbirlerini değiştirmeyi umarak bir duygusal ilişki dünyasında buluşmalarını pek akla yatkın bulmam. Ama sevgisizlik veya ifadesizlik sarmalını kırmanın yolu da bir ilişkide yer alan bireylerin karşılıklı destek ve paylaşımları ile gerçekleşir.


 


Sevgi ifadesizliği, bir duygusal ilişkide başa gelebilecek sorunlardan yalnız bir tanesidir. Bu sorunun ikizi, sevgi şımarıklığıdır. Doyurulamaz bir açlığa benzeyen sevgi şımarıklığı da çocuklukta ailede öğrenilen sorunlu karakter özelliklerinden birisidir. Genelde anne veya babadan birisinin çocuk üzerinde baskı uygularken diğerinin sınır tanımaz müsamahalı davranması sonucu oluşur. Bu sorunlu ortamda büyüyen çocuk ise büyüdükten sonraki duygusal ilişkilerinde benzer sevgi şımartılmalarını arar.


 


Durumun en vahim olduğu şekillerden birisi, bireylerden birisinin sevgi ifadesizliği, diğerinin ise sevgi şımarıklığı sorunlarıyla donanmış olduğu durumdur. Böyle bir ilişkinin sağlıklı süreklilik kazanması pek kolay bir durum değildir. Bu tür bir ilişkide bireylerin kendi sorunlu özellikleri nedeniyle her iki taraf, karşısındakinden şikâyet eder. Kimi zaman yolunda gidiyormuş gibi görünen –bir yanı ifadesiz, bir yanı şımarık– ilişki, ikide bir ruhsal gerilmeler nedeniyle aksamalar yaşar.


 


Sorunlu ilişkilerde taraflar, problemlerin çözümü için karşısındaki insanın kendisine açılmasını ve beklentilerini ifade etmesini bekler. Ama bilmezler ki; ifadesizlik karşılıklıdır. Çünkü yukarıda sözünü ettiğim iki ayrı sorun, aynı madalyonun farklı yüzleridir. Bu tür bir ilişkide taraflardan en az birisi, net ve açık soruları sorabilmeli; diğeri de kendini ifade için gayret sarf etmelidir. Sağlıklı ve sürdürülebilir bir ilişkinin anahtarı, öncelikle kendine ve karşındakine doğru soruları doğru zamanda, doğru ortamda ve doğru biçimde sormaktır.