2 Ekim 2020 Cuma 377 Okunma

Gün Üstüne Gün Eklerken


Yaşam, ince ve uzun bir yola benziyor. Yolda fırsatlar ve tehditlerle karşılaşıyoruz. Bir fırsat sanki görmeyi umut ettiğimiz bir güler yüz gibi karşımıza çıkıveriyor. Kimi zaman ise tehdidin korkutan yüzü ile karşılaşıyoruz. Yaşamımızdaki fırsatlar, eğer üretilmesinde veya yakalanmasında emeğimiz varsa daha güzel… Fırsatın anlamı, ona verdiğimiz emekle de ilgili... Çünkü hazır değilseniz, ne fırsat ne de hayal size geliyor.


 


Yaratmak istediğimiz sinerji yanında gelecek algımızı değiştirmeye çalışıyoruz. Yaşamımızın o anından sonra ne yapacağımıza veya dünyaya karşı nasıl bir tutum takınacağımızı belirlemeye çalışıyoruz. Yeniyi aramak ve bulmak, en olumsuz zamanlarımızda bile olmasını istediğimiz bir şey. Doğduğumuz günün her tekrarında (doğum günü dediğimiz o günde) yeni hayaller ve umutlar kurgulamamızın ardında bu özelliklerimiz var.


 


Bazen yaşamımız, öyle kilitlenmiş, değişmez ve boz bulanık görünüyor ki… Bu durumdan umutsuzluğa ve yeise kapılabiliyoruz. İçimiz bir değişim umuduyla yanarken, çevremizin dört duvar hapishane olduğu fikriyle boğazımız düğümlenebiliyor. Umudu ve yeisi birlikte yaşıyoruz.


 


Yaşamımızın öyle anları var ki; bizi yoran damlaların bardağımızı doldurduğunu hissettiğimiz oluyor. Ya da çölde kalmış bir kaya parçası gibi rüzgâr ve güneşle taneler halinde dağıldığımızı ve yok olduğumuzu hissedebiliyoruz. Böyle bir durumun belli başlı iki farklı sonucu oluyor. Ya daha fazla içe dönüp karanlığımızı koyulaştırıyoruz ya da patlamaya aday bir yağmur eşliğinde tufana dönüşüyoruz. İşte; böyle zamanlarda bir kırılma yaratmaya, zaman eksenine yeni bir çentik atmaya ihtiyacımız oluyor. İçimizin karanlığını artıran ve bizi bir tufana sürükleyen ruh halinden kurtulmamızı sağlayacak bir silkinmeye ihtiyaç duyuyoruz.


 


Doğum günleri, zaman farkındalığı adına yaşama attığımız çentikler gibi… Bu anlamda zaman eksenine attığımız çentikleri, yani başlangıç fırsatlarını sempatiyle karşılamak lazım. Böyle baktığımızda; doğum günü kutlamalarının hangi kesimin veya toplumun kültürüyle ilgili sorunu silikleşiyor. Bu özel günler, bir anlamlandırma haline dönüşüyor. Özgün veya yabancı olan ise ancak o özel günü nasıl kutladığımız olarak ayrışıyor.


 


Yaşadığımız çağın en berbat niteliklerinden birisi, daha yüksek çıkar beklentileriyle sevgiyi de alınır-satılır hale getirmesi… Dolayısıyla çok para harcamak ile daha fazla mal ve hizmet tüketmek, sevginin yüceliğinin göstergesi haline geliyor. Aldığı hediyenin, bir sevgi ifadesi olmaktan daha ziyade, pahası ile ilgilenen sevgilinin hayal kırıklığına uğramış yüz ifadesini hayal edebiliyor musunuz? Sevgiler satın alınmasın, sevgiler tüketilmesin.


 


Sevgi, kendi doğallığı ve zarafeti içinde karşı tarafa anlam yüklemek olmalı... “Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa” diyen Âşık Veysel aşk ile karşımızdaki insan yüklediğimiz anlam ve değeri anlatır. Hele bunun karşılıklı olması gereken bir anlamlandırma olduğunu düşündüğümüzde, aşkı ve sevgiyi daha doğru kavrayabiliriz. Sevginin bir paylaşım olması gerektiğini sıklıkla duyarsınız. Sevgide paylaşılan, bu karşılıklı anlam verme olgusu değil mi?


 


Sevgilinin kendi öz dünyasında yarattığı zenginlikler vardır. Ama sevgilinin değeri, kendi içinde olan bu zenginlikten daha çok, sevenden alınan anlam yüküyle ilgilidir. İnsan, sadece sevdiği için değil; belki sevmekten de önce sevildiği için güzel olur. İnsan sevilmeye değer olmalı. Bu da insanın kendine vereceği emeği gerektirir.