28 Ekim 2020 Çarşamba 373 Okunma

Teknoloji ile Geçmişten Geleceğe

Covid-19 gibi büyük ölçekli bir kriz durumu oluştuğunda, bunu yeni bir gelecek olarak algılama alışkanlığımız var. Hâlbuki hepimiz bir geçmişte doğuyoruz. Bizden öncekilerin oluşturduğu değerlere, başarılara, umutlara ya da bozgun ve yıkılışlara doğuyoruz. Kendi geleceğimizi tasarladığımızı düşündüğümüz zamanlarda yakın ve uzak çevremizin bu geleceğin oluşmasında çok önceleri verilmiş kararları ve eylemleri var. Geleceği tasarlama sürecinde pek özgür sayılmayız. Adeta önce gelmiş olanların mirasını yüklenmek durumunda kalıyoruz.


 


Yaşadığımız çağda dünya, daha önce hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor. Değişim ise çok boyutlu… Antik çağların baş tanrısı Zeus kendisine meydan okuduğu için mitolojik kahraman Atlas’ı sırtında Dünya’yı taşımakla cezalandırır. Biz de gibi bir yanda dünyanın geçmiş yükünü sırtlayıp götürmeye çalışırken, ivmeli değişim içerisinde kendi geleceğimizi kurmaya çalışıyoruz.


 


Geçtiğimiz yüzyıllarda teknolojinin mevcudiyeti ve kullanımı düşüktü. 1800’lere gelene kadar makineleşmenin neredeyse olmadığı bir dünyada yaşanıyordu. 20’nci yüzyılın ortalarına kadar olan dönemde teknolojinin insan yaşamı üzerindeki etkileri görece daha azdı. Şimdilerde ise teknoloji kullanımından uzak kaldığımızda ekonomik ve sosyal yaşama da yabancılaşıyoruz.


 


Bir anlamda iki katlı yabancılaşma yaşanıyor. Bir yandan doğal yaşama yabancılaşırken, diğer yandan teknolojiye ayak uyduramadığımızda günlük yaşam standartlarının dışına düşüyoruz. Tamamen betonla yapılandırılmış bir kentte otomatik banka makinası, cep telefonu, bilgisayar, İnternet, navigasyon cihazı veya elektronik su kartı kullanmadan yaşayabilir misiniz? Özellikle bilgisayar ve İnternet kullanımında dünyanın henüz erken çağında olduğunu söylemeliyim. Elektronik cihazlaşma, henüz kişisel ve kurumsal yaşamı değiştirecek boyuta erişmedi. Yaşadığımızdan çok daha fazlası olacak. Teknolojinin yaşamımızdan ayrı düşünülemeyeceği bir çağa doğru ölçülemeyen ve bilinmeyen bir hızda ilerliyoruz.


 


Eski çağlarda yaşamın sürdürülebilirliği toplayıcılığa ve avcılığa dayalıydı. İnsanın odaklanması daha kolay yetiştirme, toplama ve avlama konuları üzerine olmuştu. Her nesi sonrakine daha ‘iyiye’ götürülmek üzere bir miras bıraktı. Cihazlar, silahlar ve usuller her nesilde biraz daha gelişti. Sanki geçmişten miras kalan bu fiziksel donanım ve onları kullanma teknikleri değil; daima daha gelişmişini yaratma algısı idi. İnsanlık kendisine nadiren “Ben ne yapıyorum? Nereye gidiyorum? Bu gidişin sonu nedir?” gibi soruları sorabildi. Çağlar aşıldıkça ve dünyayı sırtında taşıyan Atlas’ın yükü arttıkça bu soruları hatırlamaya başladık. Günümüzde yaşanabilir bir yaşam çevresi ve yaşam odaklılığı gibi temel değerlerin mevcudiyetinde yukarıda kısaca özetlediğim gerçeğin kavranması var.


 


Tarihin ilerleyişine baktığımızda; önceleri değişim ve gelişim daha yavaştı. Bunda var olanla yetinmeler olduğu kadar kaynakların mevcut nüfusa yeterli olmasının etkisi de var. Zenginlik araçlarının gelişmesi ve dünya nüfusunun artması gibi faktörlere bilim ve teknolojinin ilerlemesi de eklenince ‘ilerleme hızında’ artış meydana geldi. Artık hem daha fazlasını hem de daha kısa sürede olanını istiyoruz. Sanırım; bu hızlı gidiş, insanlığın tatminsizliğini de artırdı. Değerleri ve anlamları tükettiğimiz ölçüde yenilerini üretmeyi başaramadık. Değerler ve anlamlar sahneden çekilirken değersizleşme ve anlamsızlaşmanın yükselişi gündeme geldi.


 


Abarttığım kanaatinde değilim. Böyle bir durumda geleceği oluşturmaya çalışıyoruz. Ama bir şeylerin yerli yerinde olmadığını kavramak için ‘uzman’ olmaya gerek yok. Değer ve anlam arıyoruz. Bazılarının yaptığı gibi bunları geçmişte mi aramalı? Yoksa geleceği tasarlamaya çalışırken zamanın ruhuna uygun yeni değerler ve anlamlar mı üretmeli?