22 Ocak 2021 Cuma 433 Okunma

Kent, Kentleşme ve Gençlik

Küresel Çağın önemli özelliklerinden birisi, her düzeyde ilişkilerin karmaşıklaşması oldu. Dolayısıyla sosyal ve ekonomik yaşamı oluşturan unsurların karşılıklı etkileşimleri ve bağımlılıkları çok daha yoğun hale geldi. Bu yeni görünüm, sosyal sorumluluk denen yeni bir anlayışa da yol verdi.


Sosyal sorumluluk, içinde bulunulan ortamın korunması, sürdürülmesi ve geliştirilmesi konusunda bireylere, kurumlara ve kuruluşlara düşen yükümlülükleri ifade ediyor. Bu bakış açısıyla baktığımızda; kentte yaşayanlar açısından yeni yaklaşımlar gündeme geliyor. Örneğin toplumun ve kent yerleşiminin birbirine yabancılaşmış kesim ve bölgeleri olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Kentteki unsurların bir bölümünün dışlanmasının veya yoksulluk nedeniyle kent yaşamından uzaklaşmasının olumsuz etkilerinin, kentin tamamına yansıdığını fark etmeye başladık.


Yeni çağda geleneksel tanımların pek çoğuna yeni tanımlamalar geldi. Örneğin kentte yoksulu tanımlarken, sadece ekonomik ölçülerle bakmıyoruz. Şehirde yaşayan bazı insanlar, gelir yoksunlukları nedeniyle ortalama kentsel yaşam standardını sağlayamıyorlar ve kent yaşamına entegre olamıyorlarsa, onları kentsel anlamda yoksul sayıyoruz. Kentsel yoksulluk, duruma göre değişik görüntüler verebiliyor. Kimi zaman düşük gelir veya işsizlik olabilirken, bazen sağlık imkânlarına ulaşamama, bazen de kentsel kolaylıkları kullanamama olarak yansıyor.


Kentsel yoksulluk, kendi başına bir olgu değildir. Başka unsurlarla birlikte yaşar. Örneğin yoksulluğun en belirgin sonuçlarından birisi, bireyin veya ailenin şehir yaşamından dışlanmasıdır. Böyle bir olguya kentsel sosyal dışlanma diyoruz. Kentsel sosyal dışlanma, kentte yaşayan vatandaşların yoksulluk, yoksunluk, zafiyet veya ayırımcılık gibi nedenlerle toplum dışına itilmeleridir. Bu çerçevede yoksul vatandaşların kent yaşamına katılımları engellenmiş olur. Eğer bir vatandaşın kendi semtinden şehir merkezine gelmesi için harcaması gereken para, onun bütçesi için önemli bir oran oluşturuyorsa; bu kişi, kent yaşamından dışlanıyor demektir. Kent merkezine gelemediği için burada sunulan kentsel imkânları da kullanamaz.


 


Kentsel yoksulluk ve sosyal dışlanma, şehirdeki sosyal risk ve tehdit olgularını oluşturan ve artıran önemli faktörler arasındadır. Bir ekonomik, sosyal ve kültürel çevre olarak şehir, değişik kişi, kurum veya kuruluşları ile farklı kesimler için yeni fırsatlar veya tehditler oluşturur. Örneğin sosyal destek mekanizmalarının zafiyeti nedeniyle sokakta yaşayanların sayısının artması, şehir açısından yeni bir tehdit unsurunun oluşmaya başlaması anlamına gelir. Yine bu bağlamda soksak çocuklarının, bağımlılık yapan madde kullananları veya gasp ve hırsızlık olaylarını sayabiliriz.


Bir kent sadece ekonomiden oluşmuyor. Şehir, tarım dışı alanda kurulmuş ve nüfus yoğunlaşması olan bir yerleşim yeridir. Kentte sanayi ve ticaret yanında bilimsel, sanatsal, sosyal ve kültürel etkinlikler yoğunlaşması da beklenen bir gelişmedir. Kentin değişik sosyal katmanları tarafından ne denli paylaşıldığı bir soru işareti olmaya devam ediyor.


1923 ile başlayan süreçte gençliğin temel görevi, ülkeyi baştanbaşa yenileyecek olan modernist projenin bir parçası olmaktı. Bugün ileri yaş düzeyine ulaşmış bu kesimde hâlâ bu izleri görmekteyiz. 1950 sonrası gençlik ise kırdan kente göçün paradigması içinde yer aldılar. 1960 gençliğine eşitlik, adalet ve özgürlük söylemleri egemen oldu. 1968 kuşağı, dünyada pek çok değer ve sürecin değişmesinde yer aldı. 1970 gençliği, göçün sonucunda oluşan kötü kentsel yerleşimlerden ayağa kalkan bir toplumsal muhalefetin sözcüsü oldu. Özetle; 1923-1970 arasındaki genç kuşakların tamamı, kendileri için doğal buldukları sosyal ve siyasal misyonlar yüklendiler. 1970’lerin sonu ile birlikte kendi akışı içinde gelişen gençlik misyonu adeta bir kırılmaya uğradı.


1980 ile birlikte idealist siyasetin yerini aile, akrabalık, hemşehrilik gibi unsurlar üzerine kurulu rant elde etme çabaları aldı. 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında oluşan apolitik 1980 genç kuşağı bireyci, başarı odaklı ve siyasetten korkan bir anlayışın tutsağı oldu. Bu geleneği sürdüren 1990 genç kuşağının en belirgin özelliği, tüketim yönelimli olmasıdır. Bu dönemde gençler arasında imaj, marka ve aşırı tüketim yönelimlerinin yükseldiğini gözlüyoruz. Özellikle üniversite gençliğinin bu özellikleri, ağırlıkla taşıdığını görüyoruz. Gençliğin hızla özetlediğim, 21’nci yüzyıl ile iyiden iyiye yükselen bu farklılaşmasını iyi kavramadan bu zenginliği değerlendirmek zordur.


Şehri oluşturan kullanıcı gruplarından birisi olarak üniversite gençliğinin, ortak değerler ve birlikte yaşam anlayışı çerçevesinde kentsel yaşama geri kazandırması gerekmektedir. Bu konuda da kentin hiza önderlerinden olan sivil toplum kuruluşlarına ciddi görevler düşmektedir. Ama bu zor işin, eski kafalarla başarılması da mümkün değildir.