25 Ocak 2021 Pazartesi 229 Okunma

Salgın Sonrasında Sosyal Kaynaşma

Öncelikle bu yazıya temel olan sorular ile başlayayım. Toplumun büyükçe bölümü, salgın nedenli yasaklardan dolayı izole şartlarda yaşıyor. Evin dışındaki yaşam ile ilişki kuranların da bu durumu sınırlı bir şekilde yaşanıyor. Ekonomik ve sosyal faaliyetlerin çok büyük bölümü durmuş halde… Kısaca toplum, ailesiyle de olsa bir yalnızlık sendromu yaşıyor –dar, kısıtlı, sınırlı… Önümüzdeki dönemde kısıtlamaların ortadan kalkması ile nasıl bir yaşama döneceğiz? Kapanma döneminde geliştirdiğimiz alışkanlıklar, turum ve davranışlar ‘yeni normal’ şartlarda bizi nasıl etkileyecek? Salgın sonrası yaşama uyarlanmak nasıl olacak? Geleceği dün gibi mi yaşayacağız? Geçmişteki tarzımız eksik ve zayıf da olsa; yeni dönemde gene sosyal kaynaşmaya için doğru adımlar atabilecek miyiz? Sanırım bunlar, fazlaca sorduğumuz sorular değil.


Sosyal kaynaşma kavramı; toplumu bir bütün olarak bir arada tutan unsurları ve bu bağların oluşmasına ya da gelişmesine ilişkin politikaların üretilmesi ile ilgili… Aynı zamanda bu bağların durumunun tespit edilmesi, bir başka anlamda toplumun bir bütün olarak bir arada duruşunun ölçülmesi amacıyla da kullanılıyor. Güncel olarak söylendiği biçimiyle; toplumun ‘çimentosu’…


Bireyler, toplumlar değişime ve dönüşüme uğradıkça insanı ve toplumu inceleyen bilimler de yeni terimler ve kavramlar üretmek durumunda oluyorlar. Bu yeniliklerin bazıları, o ana kadar fark edilmemiş özelliklerden, kimileri ise yeni gelişme özelliklerden kaynaklanıyor. Toplumu oluşturan kişi, kurum ve kuruluşları güven ve işbirliğini gösteren sosyal sermaye ve toplumsal bağların ifadesi olan sosyal kaynaşmışlık da bu türden yeni sayılabilecek kavramlar…


İkinci Dünya Savaşı sonrasında bireyselleşmenin daha fazla öne çıktığını biliyoruz. Alt kimliklerin hatırlanması ve insana ait özellik olarak öne çıkarılması da ikinci büyük savaş sonrasına ait olgulardan bir diğeri olarak görünüyor. Küreselleşme ve küresel dönemde liberal politikaların yaygınlaşması da bireyler ve toplumlar üzerinde etkili oldu. Bu etkilerden birisi olarak sosyal kaynaşmaya konu olan bağların zayıfladığını gözlüyoruz. Bu dönemde işsizlik artarken, sosyal refah devlet politikalarının terk edilmesi ile birlikte gelir, sağlık, eğitim ve konut gibi hak alanlarında gerileme oldu. Diğer yandan insanların güvenlik, hoşgörü, barış, bilgi alma, iletişim, kimliklerini koruyup geliştirebilme ve sosyal adalet gibi konularda talep ve ihtiyaçları arttı.


 


Her düzeyde rekabetin öne çıktığı küresel dönemde (en azından şimdilik) başka yönelimler de gözledik. Örneğin insanlar daha fazla eve yöneldiler ve kapandılar. TV’nin ve bilgisayarın sanal dünyası, sosyal kaynaşmayı azaltacak biçimde insanları evlere ve kapalı mekânlara hapsetti. Bu arada ekonomik ve sosyal yaşamın gereklerinin de etkisiyle akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerinde zayıflama süreci başladı. Mahalle yaşamının yerini her an daha fazla bireysel etkinlikler aldı. Alt kimlikler nedeniyle oluşan hatırlamaya rağmen daha ciddi oranda ilişkisizlenme ve yalnızlaşma egemen oldu. Bu arada sosyalleşmeyi sağlayacak mekânların da bunu sağlamak yerine daha fazla tüketime yönelik ‘yalnızlık mekânları’ oluşturduğunu gözledik.


Hem bireysel hem de kurumsal anlamda kıyasıya süren rekabet süreci; sosyal dayanışma, işbirliği ve sosyal adalet mekanizmalarını da olumsuz etkiliyor. Gene bu dönemde işgücünün mavi ve beyaz yaka olarak daha fazla bölündüğünü, kadın ve erkek işgücü ayrımının artan oranlarda yapılmaya başlandığını gözledik. Toplu sözleşmelerin yerini kişisel kontratlar aldı; böylece işsizlik riski de kişiselleşmiş oldu. Sosyal kaynaşma göstergelerinde düşüşle birlikte yapılan faaliyet ve eylemlerde katılımın her geçen gün daha fazla düştüğüne tanık oluyoruz. İnsanlar fiilen açık alanlarda bir arada olmak yerine Internet sayfalarında birkaç soruya “Evet – hayır” cevabı vererek ‘katılım geliştirdiklerini’ düşünüyorlar. Özetle; teknoloji dev adımlarla gelişirken, sosyal kaynaşma bundan olumsuz ‘tıklamalarla’ etkileniyor.


Genel kavramlar çerçevesinde baktığımızda; sosyal kaynaşma göstergelerindeki olumsuz gelişmeler kendini yoksulluk, toplumdan dışlanma ve fırsatların eşitsiz dağılımı olarak ifade ediyor. İşin kötüsü, bu negatif süreci tersine döndürecek bir ‘kahraman’ da ortalıkta görünmüyor.


Sivil toplumun farkındalığı, bilinci ve gücü sosyal kaynaşmaya ilişkin sorunlarla baş edebilecek olgunluğa henüz erişmedi. Dolayısıyla vatandaş ve toplum, kendi yalnızlığı ile baş başa kalmış görünüyor.


Bugün sosyal, kültürel, etnik veya inanç temelli kimlik sıkıntı ve çatışmaları yaşanıyorsa, bunların altında büyük ölçüde toplumun çözülmekte olan bağları var. Dolayısıyla bu çağda bir yandan insanların bireysel hak ve özgürlüklerine özen gösterirken, diğer yandan da toplumun bir bütün olarak bir arada duruşunun kaçınılmazlığını gözetmek zorundayız.