9 Ocak 2020 Perşembe 1013 Okunma

BİZ GAZETECİLER VAR YA GAZETECİLER…

 


Şöyle bir dönüp geçmişe bakıyorum da…


8 yılımı vermişim bu meslekte…


Dile kolay…


Çok değil belki ama az da değil…


Ben ‘gazetecilik’ anlamında en tatsız döneme denk geldiğimi düşünüyorum.


Özgürlüğün kısıtlandığı, baskıların kendini en çok hissettirdiği, birçok hadisenin yazılmadığı, yazılamadığı bir döneme…


Elbette bu konuda yazılacak, eleştirilecek çok şey var ama ben özgürlük konusuna girmek istiyorum.


Hem de yaşanmış örneklerle!


Abicim yerel medya deyip geçmeyeceksin!


Bakın ben bizzat yaşayanlardanım, tecrübe edenlerdenim.


Aslında o ıvır zıvır dediğimiz haberler bile öyle çok okunuyor ki!


Ben bunun bire bir örneğini yaşadım.


Merak ettiyseniz hemen anlatıyorum bir tanesini…


Puslu bir gün…


İnanılmaz sakin…


Mesleki açıdan yani…


Haber yok.


Kimi arasam ya şehirde yok ya meşgul ya da kendi işi gücünde… 


Biri ayağını burksa çekeceğim…


O noktaya gelmişim.


Eee sizde biraz anlayışla karşılayın, elimiz boş da gidemiyoruz gazeteye…


Şöyle etrafa bir göz gezdiriyorum o esnada…


Haber gözüme çarpıyor, sokaklarda ardı ardına dizilen  ‘Dubaların yarısı kırık!’


‘Neden kırar ki insan bu dubaları kardeşim’ diye sorarken kendi kendime yanıtı geliyor bir an da, bakıyorum bir amca bisikletiyle plastik bir dubanın üzerinden hızla geçip gidiyor.


Ustamız Ali Naki Erdoğan’ın tabiriyle, ‘Taaak’ diyerek tek kare basıyorum.


Huzurla gidiyorum gazeteye…


Veriyorum haberi:  ‘İşte bu dubalar böyle kırılıyor!’


Ama…


Abicim vermez olaydım!


Sen git o kadar haberin içinde kendi haberini oku…


Dubanın üzerinden geçen o amcayı diyorum.


Kendini gazetede görünce şoke oluyor tabi…


Almış bir tane gazete, bizim ofisin yolunu tutmuş.


Adam epey sinirliymiş…


Miş diyorum ben yokum orada…


İzin günüm çünkü…


Ofiste bas bas bağırmış, “O dubayı ben kırmadım lan!”


Ben orada olsam kim bilir neler olacak?


Sakinleştirip sorunsuz göndermişler adamı…


Ertesi günü Naki abimiz gülerek durumu bana aktardı: ‘Allah’tan yoktun’ dedi.


Güleyim mi, ağlayayım mı, sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim bu yaşananlara…


Yine bir örnek daha vereyim mesleki hayatımdan…


Yeni yıla sayılı günler var.


Bir baktık piyasaya terlikçiler çıkmış, vatandaştan yoğun bir talep var, sıraya girmişler almak için…  


“Eee dedik yapalım bir PTT haberi…”


Haber belli, yeni yılı evlerinde pijama, terlik ve televizyon (PTT) yaparak geçirmek isteyenler terliğe akın etti.


Ne var abicim bu haberde?


Kime, ne zararı olabilir?


Gayet masumane bir haber değil mi?


Adımız çıkmış bir kere, seyyar esnaf bizim fotoğraf çektiğimizi görünce kovalamaya başlıyor tabii…


Kadınmışsın, erkekmişsin fark etmez!


Ucu kendisine dokununca gözü kararıyor insanoğlunun…


Sormuyor bile, “Kardeşim ne çekiyorsun?”


Sorsa anlatacağız elbet, direk baskı!”


Baskının alası!


Daniskası!


Bir terlik haberi yüzünden canımız tehlikede…


Gazeteci arkadaşım Esra Çevik’in terlikçi esnafına kafa tutuşunu hala unutamam…


‘Kahramandır’ benim için, haklarını direne direne savunmuştur.


Çok şükür ki kafaya terliği yemeden de oradan uzaklaşmışızdır.


Ama bende iz bırakmıştır her bir hikaye…


Hepsini yazmaya kalksam, ‘Bir gazetecinin ilginç anıları’ adı altında bir kitap ortaya çıkar diye düşünüyorum.


Ama…


Sadede gelecek olursak…


Bu anlattığım hikayeler çoğunuza komik ve absürt geldi biliyorum.


Hep derim: ‘Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir!”


Aslında basının durumu bu anlattığım hikayeler kadar komik değil…


İçler acısı…


Biraz ince bakarsanız olaylara, basının geldiği nokta ‘trajikomiktir!’


Herkes 10 Ocaklarda basından, özgürlükten, yıldırmadan, hapishanelerden  bahseder ya!


Şu an da geldiğimiz nokta ondan da kötüdür aslında…


Abicim biz gazeteciler var ya gazeteciler, ‘Dubayı, terliği’ bile yazamaz hale geldik.


Gerisini siz düşünün…


Not: Bu yazıyı her baba yiğit yazamaz ha! Allah korusun ya okursa yıllar önce o dubanın üzerinden geçen amca ya da terlik satan o esnaf...