DONDURMA SAPI…

Abone Ol

Her 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü geldiğinde aklıma anılarım düşer.
Çok isterdim, buradan sizlere sayfalarca cesur hatıralarımı anlatmak...
Ama benimkiler gülümsetiyor.
Meslektaşlarım bazen espri yaparlardı, “Sen gitme Özge o habere, boşver, şimdi kimsenin başına gelmeyen olay seni bulur” diye…
O zaman alınırdım.
Şimdi tebessüm ediyorum.
Ben hep ses getiren bir gazeteciydim!
Sadece haber konusunda değil, her konuda öyle…
Dondurma yesem olay olur, ses getirirdi, yemin ederim bak!
Durduk yere aklıma düşen, anlatırken güldüren bir anımı paylaşmak istiyorum.
Bizim gazete yıllar önce Organize Sanayi’deydi…
Yaz mevsimi…
Odunpazarı duraklarından bekliyorsun 6 numarayı…
Kaçırdın mı diğer otobüs 45 dakika sonra geliyor…
O sebeple erkenden varıyorsun durağa…
Bende dondurma yiyorum o esnada…
Geldi mi çat diye bizim otobüs?
Biniyorum.
Otobüs şoförünün bile en enteresanı beni buluyor.
Sonra anlıyorum.
Neden mi?
Yol uzun, insanlık hali, dondurmanın tahta sapını elimde tutmaktan yorulunca, camın kenarında unutuyorum.
Yanlış mı yanlış, onda ben de hem fikirim ama bu duruma çıldıracak kadar sinirlenir mi bir insan?
Çünkü şoför ne beni, ne dondurmayla girdiğimi, ne dondurmayı ne de yanımdaki şahısları unutmuş.
Sağ olsun!
Neyse…
Ertesi günü yine durağın yolunu tutuyorum, iki meslektaşım daha bekliyor benimle birlikte, gideceğiz gazeteye, benim için sıradan bir gün…
Ama bir tuhaflık var.
Bana trip atıyorlar, konuşmuyorlar, bir şey soruyorum tersliyorlar.
“Ne oldu” diyorum en sonunda, dökülüyor biri:
“Kızım sen elalemin otobüsünü neden batırıyorsun?” diyor gayet ciddi bir şekilde…
Hiçbir şey anlamıyorum, ne olabileceğini kafamda tasarlamaya çalışırken devam ediyor:
“Otobüs şoförü dün beni senin yüzünden dövecekti, boynuma yapıştı, dondurmanın tahta sapını cam kenarına ne koyuyorsun” diye beni bir azarlıyor.
Yani her insan dövülmek istemez de ben miyim bu ayıbı yapan o an kestiremiyorum.
Ben kendimi suçlu psikolojisine sokmuşum, “Ne günah işledin be Özge” diye kendimi teselli ederken, “neyse unutmuş, gitmiştir” diye kalbimi bir umut kaplıyor.
Hatta o otobüs şoförüne bir daha nerde denk geleceğim, derken…
Geliyor gelmekte olan…
Ve arkadaş beni koruma içgüdüsüyle, “Al işte, aynı şoför, Özge sen diğer otobüsle gel, valla adam seni döverse ben karışmam” diye tepki veriyor.
Onu anladım zaten…
Sorun ben ne yapsam?
1 dakikam var!
Ya cesur bir yürekle o otobüse bineceğim ya da korktu, kaçtı diyecekler!
Hayır, her insan hata yapar da benim hata kısmı acayip olduğu gibi ödeyeceğim bedel de hataya göre epey büyük kaldığı için konduramıyorum, bir hışım biniyorum.
Tırsmadım desem yalan olur ama…
“Allah büyük arkaya saklanırım, beni nerden hatırlayacak” diye” yine kendimi avutma kısmına geçiyorum, yanımda bir meslektaşım daha var ama bana destek çıkıyor çok şükür.
“Sen de kızı korkutma, bir şey olmaz, ben varım” diye sesleniyor.
Biniyoruz.
Evren sınavlarla dolu, o an anlamıyorum, çünkü her gün tıklım tıklım dolu olan otobüste şoförle birlikte 5 kişiyiz.
Kabak gibi sırıtıyoruz her birimiz…
Ben o esnada boynuma yapışan birini bekliyorum, gardımı aldım.
Bizim cesur yürek sözünün eri ama, dediği gibi telefona gömülüyor, şoförle göz göze gelmemek için kafasını hiç kaldırmıyor.
Ben diğer arkadaşın yanına sığınıyorum, cam kenarı, az koltuktan aşağı kayık oturuyorum.
Saçlarımla yüzümü kapatıyorum.
En rahat yanımdaki, kafası dik, gururla oturuyor.
Yolculuğa başlıyoruz, 45 dakika geçer mi böyle diyorum, olabilecek senaryolar gözümün önünden hızla geçip giderken, beklediğim oluyor, şoför yüksek sesle yanındaki kişiye anlatıyor:
“Bazı arkadaşlar otobüse ücretsiz bindiği gibi, hatta dondurmayla bindiği gibi, dondurmanın sapını da bize hediye ediyor” diyor.
Ben hiç üstüme alınmıyorum.
Camdan dışarı bakmaya devam…
Allah’ım korku ne garip şey, ansızın yakaladı mı hele?
Tekrar aynı cümleyi kurarsa, bütün sempatikliğimle espri yapıp, “Güle güle kullan abicim mi” desem diye düşünürken, “Dayak mı yiyeceksin, sen gene sağa sola bak” diye düşünceleri dağıtıyorum.
Bizimki daha çok ücretsiz kısmına takık ama yol boyunca sürekli dondurma diyor.
Suskunluk da bir yere kadar…
Ben mi, yok ben konuşmuyorum.
Yanımdaki sert bir şekilde devreye giriyor:
“Kardeşim haklısın, biz de zor şartlarda çok çalıştık ama çok uzatmadın mı?”
Sonra ben tam da bu kısım da birbirimize girdik diye beklerken, evren yine yüzüme gülüyor, arkadaşla şoför kavga ederlerken, anılara bir giriyorlar, baya baya sohbet ediyorlar.
Kahkahalar, hatıralar…
Şoför demesin birde üstüne, “Abi ben seni çok sevdim, valla gazetenin önüne kadar bırakacağım” sonra bizi gazeteye kadar getirip kıyak da geçiyor.
Evren şaşırtır.
Yeni anlıyorum.
İnerken hepimizin yüzünde bir gülümseme…
Korkudan arınan insan rahatlığı…
Bende derin bir iz bırakıyor o anı ama, mesleğe dair…
“Özge diyorum Özge” konu dondurma sapı kadar küçük bir mesele bile olsa arkanda dur yaptıklarının…
Cesaret de işte tam orada başlar!
Gazetecilik için de en çok lazım değil mi neticede?