Hayatın sessiz sorusu

Abone Ol

Hayat bazen insanı durdurur.

Ne bir uyarı verir...

Ne de hazırlanman için zaman tanır.

Bir sabah uyanırsın ve anlarsın; artık eskisi kadar hızlı yürümüyorsundur.

Çünkü hayat, senden ilk kez hızını değil, dikkatini istemektedir.

İlk anda bunu bir kesinti sanırız.

Oysa belki de hayat, uzun zamandır duymadığımız bir soruyu yeniden işitebilmemiz için bizi yavaşlatıyordur.

Çünkü insan koşarken pek düşünmez.

Hedefler koyar.

Planlar yapar.

Bir sonrakine yetişmeye çalışır.

Ve farkına varmadan hayatı, yalnızca varılması gereken bir yer gibi yaşamaya başlar.

Oysa hayat, yalnızca varılacak bir yer değildir.

Bir yolculuktur.

Ve yolculuğun değeri, ulaştığımız yerde değil; yürürken fark edebildiklerimizdedir.

Yaşadığımız çağ bize sürekli daha fazlasını fısıldıyor.

Daha çok kazanmayı...

Daha çok üretmeyi...

Daha çok sahip olmayı...

Bunda yanlış olan bir şey yok.

İnsan emeğinin karşılığını almak ister.

Hayatını güzelleştirmek ister.

Sevdikleriyle huzur içinde yaşayacağı bir ev kurmak, estetikten beslenmek, sanatla, doğayla ve zarafetle çevrili bir yaşam istemek çok insani bir arzudur.

Ama bazen araç ile amaç yer değiştiriyor.

Hayatı güzelleştirmek için çıktığımız yol, farkına varmadan sahip olma yarışına dönüşüyor.

Ve garip olan şu...

Elimizdekiler çoğalırken içimiz eksilmeye başlıyor.

Belki de mesele, ne kadarına sahip olduğumuz değildir.

Mesele, sahip olduklarımızla nasıl bir bağ kurabildiğimizdir.

Çünkü bir ev, duvarlarından çok içindeki huzurla yuvadır.

Bir tabloyu değerli kılan, çerçevesi değil; insanın içinde açtığı penceredir.

Bir manzara, eve götürülebildiği için değil; karşısında insanı susturabildiği için güzeldir.

Bir gül ise vazoya konduğu için değil...

Dalında rüzgârla salınırken de güldür.

Doğa bunu her gün anlatıyor bize.

Her güzel şey sahip olunmak için var değildir.

Bazı güzellikler yalnızca hissedilmek içindir.

Belki de gerçek zenginlik tam burada başlıyor.

Sabah kahvesinden yükselen kokuda...

Yağmurdan sonra toprağın sessiz nefesinde...

Bir dostla uzayıp giden kahkahada...

Bir çocuğun heyecanla anlattığı hikâyede...

Hiç beklemediğin anda kalbine dokunan bir ezgide...

Bir ağacın gölgesinde zamanı unutabildiğin birkaç dakikada...

Ve bazen...

Hiçbir neden yokken iyi hissedebildiğin o kısa anda.

İnsan ruhu, büyük mutluluklardan çok, fark edebildiği inceliklerle zenginleşiyor.

Çünkü hayatı güzelleştiren yalnızca ulaştığımız hedefler değildir.

Durup bakabildiğimiz manzaralardır.

Hayran kalabildiğimiz ayrıntılardır.

İçimize işleyen sessizliklerdir.

İnsan bazen varacağı yere öylesine odaklanıyor ki, geçtiği yolu yaşamayı unutuyor.

Oysa ömür;

yalnızca başarılarımızın,

kazandıklarımızın,

ya da sahip olduklarımızın toplamı değildir.

Ömür;

hayran kalabildiğimiz,

şaşırabildiğimiz,

paylaşabildiğimiz,

ve bütün kalbimizle hissedebildiğimiz anların toplamıdır.

Hayat bazen insanı durdurur.

Belki de elindekileri elinden almak için değil...

Onların gerçek değerini yeniden göstermek için.

İşte o zaman insan, önüne hayatının gerçek envanterini koyar.

O envanterde yalnızca sahip oldukları yazmaz.

Onlara ne kadar anlam katabildiği de yazar.

Ve belki de hayatın bütün telaşı içinde bize usulca sorduğu o sessiz soru şudur:

Sahip olduklarının ne kadarını gerçekten hissedebildin?

Çünkü hayatın gerçek zenginliği, daha fazlasına sahip olmak değildir.

Bir manzaranın önünde sessiz kalabilmek...

Bir müziğin içinde kaybolabilmek...

Yağmurun toprağa değdiği ilk kokuyu içine çekebilmek...

Dalında açan bir gülü koparmadan sevebilmek...

Ve bütün bunların geçici olduğunu bilirken bile, onlara hayran kalabilmek...

Belki de hayat, tam da budur.