İyi Malzeme…

Abone Ol

Akıllı telefonların ve dijital teknolojilerin yaşamın her alanına nüfuz etmesiyle birlikte insanların davranış biçimlerinde de dikkat çekici değişimler yaşanmaya başladı. İletişim, eğlence, bilgi edinme ve görüntüleme gibi pek çok işlevi aynı anda yerine getiren akıllı cihazlar, bireylerin kendilerini sunma biçimlerini de dönüştürdü. Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte adeta bir “benlik sunumu” çağına girdik. Bir zamanlar aile albümlerine saklanan fotoğraflar, bugün milyonlarca kişinin gözü önüne seriliyor. Özçekim kültürüyle birlikte insanlar yaşamlarının hemen her anını paylaşır hale geldi. Kimileri sadece fiziksel görünümünü, kimileri ise yaşam tarzını, başarılarını ya da sahip olduklarını sergilemeyi tercih ediyor. Görsel teknolojilerin böylesine gelişmesini bekleyen bir “kendini gösterme arzusu” varmış gibi görünüyor.

Aslında benlik sunumu yeni bir olgu değil. Güzellik yarışmaları, modellik organizasyonları ve çeşitli yetenek müsabakaları uzun zamandır bu ihtiyacın farklı biçimlerde dışa vurulduğu alanlar oldu. Geçmişte sinema yıldızı olma hayaliyle başlayan bu yönelim, günümüzde çok daha geniş bir ekonomik ve sosyal endüstriye dönüştü. Televizyon kanallarının reyting kaygısı, medya kuruluşlarının izleyici ve okuyucu sayılarını artırma isteği, yarışma formatlarının sayısını ve çeşitliliğini artırdı. Şarkı yarışmalarından yemek programlarına, dans gösterilerinden yetenek keşiflerine kadar sayısız format gündelik yaşamın bir parçası haline geldi.

Bugün sadece insanlar değil, kurumlar, şehirler, markalar ve hatta ülkeler bile çeşitli sıralamalar ve yarışmalar içinde yer alıyor. En iyi film, en başarılı sporcu, yılın iş insanı, en güzel şehir, en kaliteli ürün gibi kategoriler hayatımızın ayrılmaz parçaları oldu. Guinness Rekorlar Kitabı’na girme çabaları da bu yarışma kültürünün ilginç örneklerinden biri… Dünyanın en uzun bıyığına sahip olmak ya da sıra dışı bir rekor kırmak için insanların büyük çabalar harcadıklarını görüyoruz. Sporun kendisi de aslında devasa bir yarışma alanı. İnsanlar koşuyor, atlar koşuyor, köpekler koşuyor; kimi zaman bunun adına spor deniyor, kimi zaman ise bahis ve kumar sektörü devreye giriyor.

Kuşkusuz yarışmaların olumlu yönleri de var. Başarı gösteren bireyler ödüllendirilerek yeni çalışmalar için teşvik ediliyor. Kurumlar kalite, çevre, verimlilik veya yenilik alanlarında düzenlenen yarışmalar sayesinde daha iyi sonuçlar elde etmek için çaba gösteriyor. Rekabet, doğru yönetildiğinde gelişmeyi hızlandıran önemli bir unsur haline gelebiliyor.

Ancak madalyonun diğer yüzü de bulunuyor. Kazanamayanların yaşadığı hayal kırıklıkları, özellikle çocuklar ve gençler üzerinde olumsuz etkiler yaratabiliyor. Sürekli başarı baskısı altında kalan bireyler, zamanla özgüven kaybı yaşayabiliyor ve hayata karşı çekingen bir tutum geliştirebiliyorlar. Ne ilginçtir ki, bu psikolojik sonuçların sorumluluğunu üstlenen belirgin bir mekanizma da bulunmuyor.

Bazı yarışmalar ise ilk bakışta olumsuz görünmelerine rağmen dolaylı yararlar sağlayabiliyor. Örneğin dünyanın çeşitli magazin dergileri tarafından düzenlenen “en kötü giyinenler” listeleri, insanları daha özenli ve estetik tercihlere yönlendirebiliyor. Bu durum, olumsuz görünen içeriklerin bile bazen olumlu sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.

Bazen insanın aklına daha farklı yarışmalar da geliyor. Örneğin yılın en sevimsiz kişisi, en büyük dalkavuğu, en becerikli yağcısı ya da hak etmediği halde makam işgal etme konusunda en başarılı kişisi seçilse nasıl olurdu? Belki de bu tür ironik ödüller, bazı kişilerin kendilerine çeki düzen vermelerine vesile olurdu. En çok rant sağlayan, en fazla usulsüzlüğü meşrulaştıran veya hak etmeyeni en çok yükselten kişiler için sembolik ödüller düzenlense, toplumun aynaya bakmasına yardımcı olabilir miydi?

Yaşadığımız trajikomik dünyada malzeme gerçekten bol... Psikolojik, sosyal ve kültürel açıdan böylesine zengin bir ortamda yeni fikirler üretmek de zor olmuyor. Çünkü malzeme iyi, malzeme…