İyilik diye bir şey

Abone Ol

Bilim ve teknolojideki gelişmelerle günlük yaşamımız ciddi ölçüde değişti. Bu farklılaşmanın daha ileri boyutlara taşınacağını söylemek bir kehanet sayılmaz. Geleneksel kavram ve kurumlar, değişen yaşamın acımasız akışı içinde yerlerini yenilerine bırakıyor. Ne yazık ki, bu sıradanlık seli içinde değerler ve anlamlar da yitip gidiyor. Ama bunun tek sorumlusu giderek teknolojik hale gelen günlük yaşam değil. Toplamda hızla yaygınlaşan kolaycılık ve ucuzculuk, bu süreçte önemli bir rol oynuyor. Kolay ve ucuza elde etmenin en ‘verimli’ araçlarından biri ise siyaset… Arsız değişime eklemlenen siyasal rant arayışı pek çok nitelikli toplumsal değerle birlikte iyilik kavramını da tüketip bitiriyor.

Kültüre ve edebiyata ilgi duyan çevrelerde iyi tanınan Bostan ve Gülistan yanında başka eserleri de bulunan 13’üncü yüzyıl şairi Şirazlı Sadi, kitaplarında bilgelikle donanmış öğütler verir. Kimi zaman düzyazı, bazen manzum olan sözleri iyi insan olmanın erdemini de anlatır. Örneğin Sadi’nin şu sözleri ne kadar anlamlıdır: “Mademki, iyi de kötü de en sonunda ölecektir; o halde iyilik yapmak mutluluktur ve iyilik yolunu tutan mutludur. Sonsuz yolculuk azığını kabrine sen kendin gönder; senden sonra ve senin arkadan kimse göndermez.” Burada iyilik yapmanın güzelliği kadar yaşamla ölüm arasında kurulan bağ da anlamlıdır.

Giderek tükenen geleneksel kültür unsuru, iyilik yapmayı yarına bırakmayı adeta yasaklar. Öğütleri daima iyilik yapmanın yaşamın olağan unsurlarından biri olmasıdır. Bu nedenle bugün ile yarın arasında iyilik ile bir bağlantı kurarken, “İyilik yapmayı bugünden yarına bırakmamalısın çünkü yarın geldiğinde sen olmayabilirsin” der.

Geleneksel kültürümüz iyiliğin yapılmasını ama saklı tutulmasını söyler. Böylece iyilik yapanın bununla böbürlenmesinin, iyilik yapılanın da bunun altında ezilmesinin önüne geçmeyi hedefler. Ne yazık ki, tüketim toplumuyla birlikte yapılan iyiliği tanıtım amaçlı kullanmanın iyilik yapmanın önüne geçtiğini görüyoruz.

Tarih okumalarımız bize öyle gösteriyor ki, iyiliğin gerçek özünün kaçırılması pek de yeni bir şey değil. 8’inci yüzyılın İslam bilginlerinden Ömer bin Haris bu konuda şunları söylüyor: “Eskiden iyilik yaparlardı, söylemezlerdi. Sonra; hem yapmaya, hem de söylemeye başladılar. Şimdi ise yapmıyorlar, fakat söylüyorlar.” Söylendiğinden bu yana on üç yüzyıldan fazla geçmiş olan bu sözden hâlâ öğreneceklerimiz olmalı.

Çoğumuz her geçen gün temposu ve karmaşıklığı artan bir yaşamın içindeyiz. Günün hay huyu içinde durup düşünmeye, kendimizi dinlemeye zamanımız bile olmuyor. Sıradan ilişkiler içinde yaşamın güzelliklerini ve anlamını kaçırdığımız zamanların sayısı hiç de az değil. Bu koşuşturma içinde yanlışlar da yapıyoruz. Belki de yaptığımız en ciddi yanlış yaşamın değerini ve yaşam içinde insan olmanın –kendi olmanın– anlamını gözden kaçırıyor olmamız…

Böylesine koşuşturmalı bir yaşam sıradanlığı içinde yanlış yapmak fırsatı her gün sayısız defa ‘elimize geçiyor’. Yaptığımız yanlışların kendimize olduğu gibi başka insanlara zarar verme ihtimali de çok yüksek. Ama gerçek anlamda bir iyilik yapma fırsatı, belki de ancak yılda bir kez önümüze geliyor. İşte; bu nedenle iyilik fırsatını kaçırmamak gerekiyor. Bir karşılık beklemeden iyilik yaparak hem kendi değerimizi hem de kendi mutluluğumuzu artırıyoruz.

İyilik yapmanın en basit tanımı ihtiyacı olana destek olmak değil mi? Ama bu destek sırasında asla kaybedilmemesi gereken öz, adalet duygusu olmalı. Bir başkasının hakkı olan veya kamunun malı olan bir nesneyi haksız biçimde birisine aktararak iyilik yapmış olmayız. Bu nedenle iyilik yapan kişinin ne yaptığını bilecek ölçüde erdemli, bilinçli ve güçlü olması gerekir.