Bu aralar gökyüzünün eski neşesi yok.
Kaldırım taşları her zamankiden daha donuk, daha keyifsiz…
Arabaların bile tadı kalmamış.
Korna çalıyorlar ama sırf hareket olsun diye…
İnsanlar desen öyle…
Gülmek için zorla bir neden arıyorlar ya da kendilerine bahane olsun diye arka arkaya markete gidiyorlar.
Maksat nefes almak…
Sanki duygular öldürülmüş de geriye ayakta kalmaya çalışan bir beden var.
Yanımdan geçen giden kişileri izleyince böyle bir hisse kapılıyorum.
Kişi kendinden bilir derler ya…
Belki de ben öyleyim…
Böyle zamanlarda genellikle kitaplara sarılırım.
Benle konuştuklarına inanırım…
öyledir de…
Geçen yine yolum düştü İnsancıl’a…
çok fazla oyalanmadan, gözümün ilk çarptığına uzandı ellerim…
çünkü biliyorum, kalbim beni ona itiyor.
Adı ‘Kirke’…
üzerinde çok fazla düşünmeden, anlam yüklemeden karıştırdım sayfaları…
‘Bir mesaj varsa sana bunun içinde olmalı’ diye geçti içimden…
Şöyle bir göz gezdirdikten sonra: ‘Tamam bu bana iyi gelir’ dedim, aldım ve çıktım.
İyi ki almışım…
Mitolojik bir kitap…
Tanrılarla ölümlüler arasında geçen hikayeyi anlatıyor.
Bir bölüm vardı.
Yüreğimi titretti, defalarca okudum aynı yeri…
Sizinle de paylaşmak istedim.
Tanrı soruyordu: ‘Sizce sefil haldeki biri mi yoksa mutlu haldeki biri mi daha iyi adaklar adar?’
Uzun süre düşündüm, ‘Mutlu haldeki biri olsa gerek’ diye düşündüm.
Bir alt satır da yazılanlar kafa karışıklığımı gideriyordu zaten:
‘Hayır’ diye başlıyordu sözlerine…
Sanki beni süzercesine karşımda duruyordu, şefkatli ve dingin bir halde şöyle devam ediyordu:
‘Mutlu biri kendi hayatıyla meşguldür. Kimseye minnet borcu olmadığını düşünür. Ama soğuktan titret, karısını öldür, çocuğunu sakat bırak, o zaman dualarını duyarsın. Sana kar beyazı bir süt danası alabilmek için ailesini bir ay aç bırakır. Parası yeterse yüz tane alır.’
Duraksadım…
Ve gerçekten karşımda biri bana bunu söylemişçesine düğümlendim…
Benim bile farkında olmadığım bir yaramı kanattı sanki…
Dedim ya bu kitapta bana anlatılmak istenen bir şeyler vardı.
Mutluyken ne kadar da benciliz diye düşündüm…
Vurdumduymaz, duyarsız…
Ancak zora düşmeye görelim sığınırız duaya…
Tuhaftır!
Acılı insan dingindir, yorgundur…
çok fazla konuşacak sözcüğü yoktur.
çaresiz değildir ama kendi halinedir…
O yüzden böyle zamanlarda ‘kimselere’ değil de ‘kimsesizlere’ dokunmak lazım…
Kimsesiz sadece evi, barkı olmayan kişi değildir.
Ucu açık bir sözcük bana göre…
Bazı kalpler vardır ‘kimsesizdir…’
Bir anne vardır, çocuğu epeydir kapısından geçmiyordur, ‘kimsesizdir’
Evinde tek başına çayını yudumlayan komşunun telefonu uzun süredir çalmıyordur, ‘kimsesizdir’
Aşk yorgunudur çok fazla muhabbetinin olmadığı o kişi, ‘kimsesizdir’
Bu aralar en büyük yatırım bana göre iyilik yapmak…
En büyüğünü soracak olursanız ise…
Kimsesizlere ulaşmak, üç beş havadan sudan konuşmak…
Anlamak karşındaki kişinin duygularını…
Yargılamadan…
Dinlemek sadece…
Cevap vermek zorunda olmadan…
Yoruma gerek kalmadan…
Ben bunu şuna benzetiyorum:
‘Bankta uyuyakalan bir kişinin soğuktan donmasın diye üstünü örtüp çekip gitmek gibi…’
üstünü örtün içten içe çığlık atan o ‘kimsesizlerin…’
Sefilken değil de mutluyken adayın en güzel adaklarınızı…