10 Ocak…
Çalışan Gazeteciler Günü…
Gazetecilerin sorunlarının, sıkıntılarının yılda bir kez olsun hatırlandığı, dile geldiği gün…
Geldi çattı yine…
Ben bu günü sorunlara ayırarak öldürmek isteyemiyorum aslına bakarsanız…
Çünkü hep aynı terane derler ya…
Çalışan gazetecilerimizin sıkıntılarını aktaran mesajlara yer verilecek, basın özgürlüğünden dem vurulacak, çalışma koşullarından bahsedilecek, tarafsız gazeteciler hatırlatılacak, anlatılacak, anlatılacak, anlatılacak…
Ve ertesi günü hayatımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Ben bu günü gülümseyerek hatırlamak isteyenlerdenim.
Anılarıma odaklanıyorum.
Ve hemen absürt olan bir tanesini sizinle paylaşmak istiyorum.
Absürt dediğime bakmayın, alt mesajlarını anlayabilene vurucu bir hikaye aslında…
İsim vermeden anlatıyorum tabi ki…
Bir gün bir gazeteci arkadaşla habersiz kaldığımız bir gün…
Habersiz günler gazeteciler için sıkıntılıdır.
Strese sokar.
Eli boş gitmek utandırır.
Ne yapalım diye düşünürken, bir oda başkanının yanına uğrayalım, sohbet eşliğinde haber de alırız diye düşündük.
Gittik yanına…
En çok kızdığım nokta gazetecileri kırk yıllık dostları gibi gören kimseler olmuyor mu?
Sanki dertleşme aracıyız abicim!
Biz ilgili kişinin yanına haber almak için uğramışız, o da bize baştan sona meslekle ilgili sorunlarını anlatmış, her şeyden dem vurmuş, giderken de şöyle demiyor mu: “Bak senin samimiyetine güvendiğim için anlatıyorum, yazma sakın bunları!”
Sırtına öyle bir yük ekliyor ki!
O yükle sıkıyorsa yaz!
Yazarsan kendine ihanet edecekmişsin gibi!
Yazmayacaksam niye geldim kardeşim ben buraya da diyemiyorsun ki?
İçine ata ata, olanları duya duya çıkıp gidiyorsun kapıdan…
Yüzlerindeki içten gülümsemeyle uğurluyorlar seni…
Çoğu kez kıramayıp yazmadıklarımız oldu elbet ama isyankar bir günümdeydim o gün…
Bir taraftan da acemiyim meslekte…
Haber de yok…
Yazacağım ulan dedim!
Benim işim yazmak!
Duyduğumu, gördüğümü kesinse, kanıtlıysa yazarım!
Neyse tekrar sadede geliyorum.
Gittik ilgili oda başkanının yanına…
Bu bizi karşıladı umarsız…
Oturduk, o esnada etrafı da kalabalık, meslekle ilgili bir sorunu anlatıyor gelen bir konuğuna…
Sen daha oda da oturan gazetecilerden habersizsin, gazetecinin işinin ne olduğundan habersizsin, üstelik bak bunları sizin yanınızda anlatıyorum ama hepsi “off the record” diye de uyarmamışsın, baştan sona Eskişehir için o dönem önemli bir meseleyi anlatıyorsun, bende duyuyorum.
Yazmayacak mıyım?
Yazacağım…
Benim işim ne?
Gazeteci…
Ben oraya ne için gitmişim?
Haber almak için…
İşimi yapıyorum ve oda başkanının dem vurduğu ve gelen konuğuna dertli dertli anlattığı o sorunu yazıyorum…
Çıkıyorum, yazacağımdan oda başkanının haberi yok ya yanımdaki diğer gazeteci arkadaş beni uyarıyor ve diyor ki: “Özge bak yazma! Başına bela alırsın!”
Ben kafaya koydum, sen yazma, ben yazacağım, önemli bir konu diye resti çekiyorum.
Haber tahmin ettiğim gibi…
Sürmanşetten giriyor.
Ama girmez olaydı abicim!
Bazen gazetecilik yapacağız diye kendimize verdiğimiz gazlar yok mu?
İnsan haber çıkınca anlıyor, dank ediyor.
Benim telefon susmuyor tabi ertesi günü, ilgili kişi beni arıyor, fırçalayacak, bağıracak hatta belki hakaret edecek, içi soğumazsa birde üstüne tehdit yiyeceğim.
Olacakları bildiğim için açmıyorum.
O günü atlamanın huzurunda devam ediyorum yaşamıma…
Ta ki bir hafta sonraya denk…
Eskişehir’de bir trafik kazası yaşanıyor.
Gündem o…
Herkes o kazayı konuşuyor.
Bizim de o kişiden görüş almamız gerekmiyor mu?
Kalabalık gidiyoruz ya yanına, “Amaan beni mi hatırlayacak adam! Varlığımı bile fark etmedi o gün!” diyorum…
Bende gidiyorum.
Kapıdan içeriye girdiğimiz an gazeteci olduğumuzu fark edince kaşlarını çatıyor: “Niye geldiniz?” diye soruyor son derece ters bir ifadeyle…
Üzerindeki gergin enerjiyi anlatsam sayfalar yetmez.
Oturmak cüretinde bile bulunuyorum ama hiç yüzüne bakmıyorum.
Ahh bir beni tanırsa!
Kalbimde deli rüzgârlar, korku adeta galibiyetini duyuruyor, iktidar oldu hislerimin içerisinde…
Ben bir suçlu gibi kafamı öne eğiyorum, bir mahkûm gibi oturuyorum boynu bükük…
Tahmin ettiğim gibi tanımıyor beni ama nefreti gözlerinden taşıyor…
Çoğunu buradan yazamayacağım bir şekilde hakaretlerini sıralıyor ardı ardına, “O ahlaksız kız…”
Sesinin tonunu size tarif etsem sözcük bulamam.
Tek bildiğim oda onun sesiyle inliyor.
Ben oturduğum koltuktan yavaş yavaş aşağıya doğru kayıyorum.
Tek gözü bana yöneliyor.
Ve devam ediyor bir yandan hakaretlerine devam ederken, “O sen miydin?”
Ben meslekte acemi olmanın korkaklığı ve benim üzerimde yarattığı psikolojik şiddetin mahcupluğuyla haberimin arkasında duramıyorum!
Ne bağırıyorsun?
O benim!
İşimi yaptım diyemiyorum ya!
Ürkekliğim adeta tüm bedenimden akıyor.
“Yok o ben değildim” diyorum titrek bir sesle ve gözlerim başka tarafa bakarken…
Üzerinde durmuyor.
İnsan önemsemediği şeylerin üzerinde durar mı?
Dursaydı benim o gün, o koltukta oturduğumu bildiği gibi, kendinden emin şekilde: “O sendin” diyebilirdi.
Ama o…
Güveniyor bana…
Anlamsızca…
Bana güvenmesi ekstra yük oluyor üzerimde…
Suçluluk duygumu arttırıyor.
Suçlu olmayan insanın kendi üzerinde yarattığı baskı daha ağırdır.
Konuştukça bana ısınıyor, gevşiyor, güveniyor, itham ettiği, “O ahlaksız kız olduğumu” bilmeden…
O an saatler durmuş gibi olsa da sonunda gitme vakti geliyor.
En son uğurlarken dediği bir cümle hala kulaklarımda: “Keşke bütün gazeteciler senin gibi olsa… Bak ne güzel, geldin, sordun, bende seni aydınlattım.”
Belli etmiyorum.
Kendimi dışarıya nasıl attığımı bilemiyorum.
Çıktığım an bende bir kahkaha…
Gözlerimden yaş gelesiye kadar gülme hissi...
Kahkahayla karışık suçluluk duygusu…
Haberimin arkasında duramamanın mahcubiyeti…
Korkaklığımı göz göre göre kabul etmem!
İlgili kişiye, “O bendim diyememenin” yarattığı vicdan azabı…
Sanki onu kandırmışçasına o ortamdan usulca uzaklaşmam…
İşimi yapmama rağmen yediğim hakaretler, duyduğum küfürler! (O benim olduğumu bilmese de)
Çok basit bir mahalle sorunu haberini bile yazamamanın, başına ne işler açacağının acı göstergesi!
Kısaca meslek gerçekleriyle basit ama acı bir şekilde yüzleşmem!
Hepsi o gün o saatlerde oldu.
Ağırdı ama milattı benim için…
Başlangıç…
O gün bu bugündür yaptığım bir haberin arkasında duramayacaksam tek kelam etmem…
Öğrendiğim en net şey…
Gazetecilik cesaret işidir…
