Genel hatlarıyla psikoloji, bir amatör olarak ilgimi çeken, kimi zaman okumayı sevdiğim bir alandır. Okul eğitimim süresince, sadece lisede bir psikoloji dersi almıştım. Onun dışında ders olarak okuduğum bir ikincisi olmadı. Lise dönemim, ABD’den kopup gelenlerin, Türkiye gibi ülkelerde “Barış Gönüllüsü” adı altında öğretmen olarak çalıştıkları bir dönemdi. Benim sınıfımın psikoloji dersine de böyle bir öğretmen geliyordu. Ne ben, ne de sınıf öğretmene ısınamadığından, psikoloji dersi ve konuya olan ilgi ve sevgi de arada kaynayıp gitmişti. Bu örneği, her zaman öğretmenin bir derse ve onunla ilgili dala olan sevgiyi etkilemesi açısından hatırlarım. Muhtemelen daha sevecen ve pedagojik açıdan daha yeterli bir öğretmen, bir sınıf dolusu genç insanın psikolojiyi daha çok sevmesine vesile olabilirdi.
Karen Horney, 1885-1952 yılları arasında yaşamış Alman asıllı ABD’li bir psikanalisttir. Kendisi psikiyatri ve psikoanaliz alanlarında çalışmış. Psikolojinin en tanınan ismi olan Freud’un öğretisinden ayrılarak; ruhsal sorunlarda çevre ve kültür etkenlerinin önemi üzerinde durmuş. Horney, neo-Freudyen bir ekol olan ego psikolojisinin temsilcisi olmuş. Freud'dan farklı olarak kişiliğin ve nevrozun oluşumunda biyolojinin ve dürtüsel güçlerin etkilerinden çok kültürel etmenler üzerinde durmuş. Freud’dan farklı olarak kişiliğin ve nevrozun oluşumunda biyolojinin ve dürtüsel güçlerin etkilerinden çok kültürel etmenler üzerinde çalışmış. Psikoloji konusunda pek çok resmi ve sivil kuruluşun yöneticiliğini de yapan Horney’in mesleği konusunda çeşitli kitapları var.
Türkçeye de çevrilmiş çok sayıda kitabı olan Horney’in 1939 tarihli, önemli çalışmalarından biri, “Çağımızın Nevrotik Kişiliği” adını taşıyor. Bu kitabında sevginin önemini vurgulayarak; kişinin iç sıkıntısına (bunaltıya) karşı bir savunma mekanizması gibi davranabileceğinden söz ediyor. Bu konuda bazı kişilerin en büyük isteklerinin sevilmek ve kabul görmek olduğunu ifade ettikten sonra, bu isteklerinin yerine gelmesi için (isteklerinin tatmini için) ‘her şeyi yapabileceklerini’ belirtiyor.
Sevginin değer ve anlamını göz önüne koyması açısından önemli buldum. Sevginin, ruhsal sorunların oluşmasını önlemesi yönü gerçekten üzerinde düşünmeye değer. Bir anlamda sevginin paylaşıldıkça çoğalan nadir unsurlardan biri olduğunu ispat eder bir hali var.
Horney; kitabında, ruhsal hastalıkların önemli bir bölümünde sevgi özlemine sıklıkla rastlandığından söz ederek sürdürüyor sözlerini. Nevrotik (bunalımlı) bireyin kendisinin sevgi verme yeteneği açısından eksikli olmasına rağmen, başkalarının sevgisine ihtiyacı olduğunu ve bunu talep ettiğini ifade ediyor. Çevremize Horney’in bakış açısı ile baktığımızda, muhtemelen ilginç benzeşmeler bulabileceğimize eminim.
Kuşkusuz; üç beş bilgi kırıntısı ile Horney’in bakış açısını kullanarak insanları kategorize etmekten söz etmiyorum. Horney, bize bir bakış açısı sağlıyor. İnsan ruhunu anlayabilmek için yeni bir yöntem, farklı bir araç veriyor. Dolayısıyla bireyleri onun bakış açısından incelemek, insanları anlama konusunda bize farklı bir deneyim sağlayabilir.
Horney, çalışmalarında sevginin anlamını aramanın da özel bir yeri var. Sevginin ne olduğu sıkı sıkıya sorgulanıyor. Horney, sevginin ne olduğunu söylemenin zor olduğunu ama ne olmadığının daha kolay ifade edilebileceğini anlatıyor. Önemli olanın, sevgiyi doğuran davranış olduğunu söyledikten sonra bunun nedenlerinin, kaybetme korkusu, ele geçirme tutkusu gibi güdülerden biri olup olamayacağını soruyor.