Eğer uzak ve yakın yaşam çevremizdeki varlıkları ve olayları anlamlandırıyorsak –onlara anlam verip anlam yüklüyorsak– o zaman kocaman bir dairenin odağındayız demektir. O büyükçe çemberin içini ise bedensel, düşünsel veya duygusal olarak dokunabildiğimiz varlıklar ve olaylar dolduruyor. Dairenin merkezinden çemberin içini dolduranlara anlamlar dağıtıyoruz. Böyle bir sisteme nasıl –“ben-sen” ekseninde hangi noktadan– baktığımız ise izlenen görüntüyü değiştirebiliyor. Eksenin “ben” noktasından bakıldığında bencil, diğer uçta “sen” noktasından bakıldığında ise bağımlı bir bakış açısı oluşuyor. Her cümlesine “ben” diye başlayan tanıdıklarınızı hatırlayın.
Bir de; ilgili konu hakkında hiçbir görüşü olmadığı gözlerinden belli olan ve daima başkalarından işaret veya fikir bekleyen tanışlarınızı aklınıza getirin. Yaşamı anlamlandırırken büyükçe çemberin merkezinde olduğumuz doğrudur. Ama bu durum bencil bir bakış açısı üretmek için bir gerekçe olamaz çünkü her birey kendi çemberinin odağında duruyor.
İnsanı farklı kılan yanlardan önemli bir tanesi, yaşamı kendi algı ve dokunma modeliyle anlamlandırıyor olmasıdır. Hiç kuşkusuz insanın algı, dokunma ve tepki modeli geliştirilebilir. İnsanın duygusal yaşamında her şeyi olağan akışına bırakması da mümkün değil. Duyguları ve aklı birlikte yaşamalı. Duygusal yaşamı nasıl güncel yaşamın akılcılığından ayırmak gerekiyorsa, aklın gerektiği noktalarda da kullanmaktan kaçınmamalı. Örneğin bir duygusal ilişkinin yaşayan, uzun soluklu bir ilişki olabilmesi için kişinin şans, sabır ve güzellik gibi doğal özellikler yanında kişisel gelişime de ihtiyacı var.
Yaşamın en ilginç yanlarından birisi, bilinmezliklerle dolu olmasıdır. Olası gelişmelerin pek çoğunu tahmin etmek, neredeyse mümkün değil. Bu bilinmezliği kısaca şans ya da fırsat diye tanımlamak yanlış olmaz. İyi fırsatlar, yaşamımızda olumlu değişimler yaratırken önümüze çıkan, aşılması zor engelleri kötü şans olarak biliriz. İyi veya kötü; şans yaşamın içinde olan bir unsurdur. Şansı da yaşamın kendi olağan akışı içinde kabul edip benimsemek gerekir.
Güzellik gibi doğal kazanımlar, doğru kavranması gereken özelliklerimizdir. Yüksek çekim özelliklerine sahip olmak, kişiyi ben-merkezciliğe, kendini aşırı sevmeye ya da insanları hor görmeye sürüklememeli. Yine örneğin fiziksel olarak ‘güzel’ olmamak, bireyi yaşamın dışına savurmamalı. Yaşam, bazı insanlara başarıyı yakalamak için doğal tutunma noktaları verdiği halde, diğer bazı bireylerin bu fırsatları kendilerinin yaratması gerekebilir.
Nihan Kaya, “Yazma Cesareti” isimli çalışmasında insanın yaşamını yatay ve dikey olmak üzere iki boyutta ele alıyor. Özet olarak; günlük yaşamdaki faaliyetlerimizi yatay boyuta endeksliyor. Her gün yapageldiğimiz işlerle bunlara ilişkin duygu ve düşüncelerimizin bu boyutta yer aldığını vurguluyor. Diğer yandan insanın iç derinliklerine ilişkin konularını ise dikey boyutla ilişkilendiriyor. Gerçek yaratıcılığın ve sanatın köklerinin dikey boyutta yer aldığını, dikeyden yataya doğru biçime dönüştüğünü anlatıyor. Yatay-dikey boyut dualitesi (ikizliği) ile insanın önemli hatalarının farklı boyutlar arasında bir karışıklık yaratmak olduğunu söyleyebiliriz.
Bu dualiteyi anlamlandırma konusunda kullanabiliriz. Örneğin tüketim odaklı beğeni insanın yatay boyutuyla (günlük yaşamıyla) ilgili bir şey… Diğer yandan sevgi anlamlandırması ise bireyin (dikey boyuttaki) içsel yapısını ilgilendiriyor. Eğer sevgiyi tüketim odaklı beğeni kriterleri ile eşliyorsak o durumda sevgi de gündelik kullanımdaki tüketilen bir meta haline dönüşüyor. Satın almak istediğiniz bir şeyi beğenebilirsiniz ama özünde sevgi olması gereken bir konu beğenilerek edinilecek ve tüketilecek bir şey değildir.