Yaşam, özünde bir dizi tercihin toplamından ibarettir. İnsanın varoluşsal serüveni, seçimler yapmak ve bu seçimleri kararlılıkla uygulayarak ilerlemek üzerine kuruludur. Ancak bu noktada kritik bir soru karşımıza çıkar: Yolumuzu belirlerken gerçekten ne kadar özgürüz? Özgürlük, en yalın ifadeyle seçim yapabilme iradesidir; dolayısıyla neleri seçebildiğimizi sorgulamak, aslında kendi özgürlük sınırlarımızı belirlemek anlamına gelir.
Çoğu zaman bir kararı bugün verip yarın kolayca vazgeçebileceğimizi varsayarız. Oysa gerçeklik çok daha karmaşıktır. Yaptığımız her bir seçim, bir sonraki belirlemelerimizi az veya çok etkileyerek geleceğimizi şekillendirir. Bu durum, her yeni tercihin bir önceki aşama için bir vizyon daralması yaratmasına neden olur. Kişi, en azından bir ölçüde ne tür bir insan olacağını kendisi seçebilir ve bu yönde kişisel gelişimine yön verebilir. Ancak kâğıt üzerinde son derece olağan görünen bu süreç, hayatın pratik kısıtlarıyla karşılaştığında ciddi engellere çarpar.
Kişisel gelişim ve özgür irade söylemleri, içinde yaşanılan ekonomik, sosyal ve kültürel çevreden bağımsız düşünülemez. Birey daha kim olacağına karar vermeden önce, içine doğduğu o malum ortam onun adına çoktan karar vermiştir. Çoğu zaman fikrimiz bile alınmadan belirlenmiş olan bu çevre, aşılması güç engeller ve kısıtlar sunar. Bu dışsal iklim, karakterimizin dokusuna işleyerek kimliğimizin belirlenmesinde son derece baskın bir rol oynar. Sistemin tam göbeğindeyken sistemin dışına çıkabilmek veya ona direnebilmek, sanıldığı kadar kolay bir başarı değildir.
Her insanın hayatına yön veren dürüstlük, çalışkanlık, saygı ve iyi ahlak gibi temel değerleri vardır. Teorik olarak bu değerleri özgürce seçtiğimizi düşünürüz. Ancak mevcut toplumsal yapıda bu değerler büyük bir sınavdan geçer. Bir yanda namusuyla, alın teriyle temiz bir yaşam sürmeye çalışan bireyler; diğer yanda ise kamu kaynaklarını sızdırarak haksız kazançla konfor arayanlar bulunur. Günümüzde dürüst bir yaşam sürmek yerine işini bilip gemisini yürütmek adeta yükselen bir değer haline gelmiştir. Bu yozlaşma atmosferi, insanları kendi düşük değerler bataklığına doğru çekerken, bireyin değerlerini özgürce seçtiğinden bahsetmek bir hayli güçleşmektedir.
Toplumsal yaşamda nezaket, hoşgörü ve sadakatin yerini kabalığın ve konformizminaldığı bir dönemden geçmekteyiz. Çevremizdeki insanların –amirlerin, yöneticilerin veya sokaktaki herhangi birinin– kaba ve saldırgan davrandığı bir ortamda, saygılı ve empatik kalmayı seçebilmek gerçek bir özgürlük mücadelesidir. Ne yazık ki, davranışlarımızı belirlerken çoğu zaman çevremizin izin verdiği kadar özgür olabiliyoruz. Bu durum, düşünme kişiliğimizi de körelterek bizi daha kısıtlı ve kısır düşünen bireylere dönüştürür.
Sorunlar karşısında –aslında şehir efsanesi niteliğinde bir benzetme olan– kafayı kuma gömme eğilimi, bu kısıtlılığın en bariz sonucudur; ya sorunları aşırı abartırız ya da görmezden gelerek çözmüş gibi yaparız. Gerçek yaşam problemlerine çözüm üretmekte yetersiz kalan eğitim sistemimiz de bu süreçte bize yardımcı olmaz. Problem tanıma ve çözme performansımızın bu denli düşük olması, özgürlüklerimizin çevresel baskılarla prangalanmasından kaynaklanır.
Sonuç olarak; önümüzdeki kısıtlara karşı teslim olmayı ya da mücadele etmeyi seçmek yine bizim elimizdedir. Yaşamı değiştirip dönüştürmenin tek yolu, bu sınırları ve kısırlığı zorlamaktan geçer. Teslimiyet asla bir çözüm değildir; aksine özgürlük tezi, en zor koşullarda bile direnmeyi ve sınırları aşmayı gerektirir.